5 Eylül 2015 Cumartesi

ADALET PARTİSİ (AP) VE TÜRKİYE SİYASETİNDE ADALET PARTİ'Lİ YILLAR

27 MAYIS SONRASI FIRTINALI GÜNLER;
BUNALIM, BUHRAN, VESAYET, DİKTA, CUNTA DÖNEMİ VE
ADALET PARTİSİ’NİN KURULUŞU
Mustafa Nevruz SINACI
GOCA REİS
Dr Sadettin BİLGİÇ
GERÇEK DEMOKRAT
05.Ocak.1961            
II. GÜRSEL HÜKÜMETİ (05.Ocak.1961 – 20.Kasım.1961) güven oylaması yapılmadı. Hükümet, 1961’de yapılan genel seçimlere kadar sürdü.
05.Ocak.1961            
27 Mayıs’ın 2. Hükümeti kuruldu. Siyasi Parti kuruluşlarına izin verildi. (Ancak, siyasi faaliyet göstermelerine izin verilmedi) Yeni kurulacak  siyasi partilerde “demokrat” adının kullanılması kesinlikle yasaklandı.
06.Ocak.1961             Ezici çoğunluğu Halk Partili olan “kurucu meclis” toplandı.
07.Ocak.1961             MBK tarafından önce siyasi faaliyetlere izin verileceği duyuruldu. Sonra bundan vaz geçilerek, açıklama 14 Ocak 1961’e tehir edildi.
12.Ocak.1961            
DP’ nin lehinde bir yazısında propoganda yaptığından ötürü Profesör Ali Fuat BAŞGİL’ in tutuklandığı bildirildi. (Ankara Radyosu) 27 Mayıs rejimi, değil 27 Mayıs’ eleştirenlere, DP lehine yazı yazanlara bile tahammil edemiyor. “Yaşasın Demokrasi...”
14.Ocak.1961             Siyasi Parti kurmak ve siyasi faaliyette bulunmak serbest bırakıldı.
14.Ocak.1961             Ekrem Alican, Orhan Mersinli, Doç Aydın Yalçın, Prof. Hikmet Belbez, Enver Adakan ve Avukat Esat Çağa bir toplantı yaparak, “Yeni Türkiye Partisi” veya “Hür Demokrat Parti” adında bir parti kuracaklarını açıkladılar.
14.Ocak.1961            
Yassı Ada’da Celâl Bayar’ın Avukatı ve eski Demokrat Partili Enver Safter Oder’ de bir açıklama yaparak; “Memleketçi Demokrat Parti” veya “Genç Demokratlar Partisi” adı ile bir parti kuracağını açıkladı. Muhtemel kurucular arasında: Eski Başsavcı Hakkı Ketenoğlu, Eski Vali ve Halk Partisi ileri gelenlerinden Avni Doğan, Kurmay Albay Naci Bozkurt, Tümgeneral Naci Akyıldız, fabrikatör Saki Zorlu, Avukat Nedret Akpınar ve iktisatçı Talât Akdoğan yer alıyor.
31.Ocak.1961             Memleketçi Cumhuriyet Partisi ile Hür Demokrat Parti önce birleşme kararı verdiler. Bir gün sonra da birleşmeden vazgeçtiler.  
11.Şubat.1961             AP (ADALET PARTİSİ) kuruldu.
Emekli Orgeneral Ragıp GÜMÜŞPALA (Paşa) Genel Başkan (27 Mayıs günü 3. Ordu Komutanı iken, MBK’ne bağlılık kararını bildirmekte tereddüt gösterdiği gerekçesi ile kısa bir süre Genel Kurmay Başkanlığı görevinde bulundurulduktan sonra derhal emekli/tasfiye edilmiştir.) 
Adalet Partisi; 27 Mayıs darbesinden ile DP’nin siyasetten men ve diğer parti faaliyetlerinin geçici olarak durdurulduğu, başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere bütün bakanların, milletvekillerinin ve parti ileri gelenlerinin yassı ada’ ya götürüldüğü, DP’ye vücut veren vatandaşlar tahrik ve tahkir edilerek büyük çapta eziyet ve zulümlerin yapıldığı, DP’ li olmanın ve DP’ye oy vermenin suç haline getirildiği, bu insanların “düşük” ve “kuyruk” diye aşağılandıkları, darbecilerin arkasına sığınanların her türlü cebir, şiddet ve engellemelere başvurdukları ve bunlardan kurtulmak isteyen vatandaşların ciddi bir arayış içinde bulundukları bir dönem ve ortamda kurulan AP, ilk andan itibaren “Gümüşpala” partisi olarak anılmaya başladı ve “yeni bir umut” olma yoluna girdi.
AP KURUCULARI: Emekli Kurmay Albay Şinasi Osma, Operatör Dr. İhsan Önal, Ord. Prof. Etem Menemencioğlu, Tüccar Mehmet Yorgancıoğlu, İktisatçı Muhtar Yazır, Tabi ve Naşir Tahsin Demiray, Emekli General Necmi Ökten (Paşa) Gazeteci Doçent Cevdet Perin, Avukat Emin Acar ve Gazeteci Kâmuran Evliyaoğlu   
13.Şubat.1961            
YTP kuruldu. Ekrem ALİCAN Genel Başkan. Kurucular : Isparta Eski Milletvekili Dr. İrfan Aksu, Bursa Eski Milletvekili Raif Aybar, Prof. Dr. Hikmet Belbez, Emekli Dr. General Esat Eğilmez, Tokat Eski Milletvekili Av. Hasan Kangal, Emekli Tümgeneral Sırrı Öktem, Yüksek Elektrik Müh. Ve Bursa eski Milletvekili Mithat San, İhtilâl İdaresinin ilk Çalışma Bakanı Prof. Cahit Talas ve Prof. Aydın Yalçın.
YORUM: Her iki kuruluş da, Demokrat Parti’nin başsız, lidersiz ve teşkilâtsız kalan oylarını kanalize etmek amacıyla ortaya çıkmış partilerdir. Bu nedenle, eski demokrat kitle ikiye bölündü. Demokratlar bu partilerden hangisinin DP’nin gerçek halefi ve onun samimi temsilcisi olacağını henüz kestirememişlerdi. Zaten, seçimlerden sonra parlâmentoda her iki partinin de birleşeceği yolundaki söylenti ve kanaatler bir hayli yaygındı. Bu sebeple, DP eğilimli olanlar her iki partiye de tereddütsüz giriyorlardı.
13.Şubat.1961                        TİP  kuruldu.  Mehmet Ali AYBAR Genel Başkan. Aynı gün;  Memleketçi Parti, Cumhuriyetçi Mesleki Islahat Partisi ve Mutedil Liberal Parti’ de kuruluş dilekçelerini İçişleri Bakanlığı’na verdiler.
07.Mart.1961             
AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala; “Düşük ve Kuyruk yoktur, vatandaş vardır”
09.Mart.1961             
İçişleri Bakanı Nasır Zeytinoğlu, “Ragıp Gümüşpala’nın bu sözleri Bakanlıkça incelenmektedir. Gerekirse soruşturma ve kovuşturmaya geçilecektir.”
11.Mart.1961                          MBK Başkanı Gürsel; “Demokrat Partiyi hortlatmak isteyenler, tehlikeli bir arteşle oynuyorlar” diyerek Gümüşpala’yı ikaz etti.
12.Mart.1961                          Gazeteciler hemen Ekrem Alican’la Ragıp Gümüşpala’yı buldular ve başkan Gürsel’in demeci üzerine ne düşündüklerini sordular. Gümüşpala, kısa ve yuvarlak bir cümle ile yetindi. “Milletin başında bulunanlar daima iyi düşünür, iyi konuşur ve iyi yaparlar.” Gümüşpala, Gazetecilerin bütün ısrarlarına rağmen fazla bir şey söylemekten kaçındı. Fakat, Ekrem Alican uzun bir demeç verdi. Demecine: Başkan Gürsel’in haklı olduğunu, fikirlerine aynen katıldığını, bu yolda görünenlerin tehlikeli bir ateşle oynadıklarını tekrar etti ve bu sözleriyle Adalet Partisini suçluyormuş gibi bir durum takındı.
İşte, Adalet Partisini öteki partilerin önüne geçiren etkenlerden biri de bu olmuştur. Bu ve benzer etkenlerin tümünü sıralayacak olursak :
1) Ragıp Gümüşpala’nın mağdurluğu ve söylentilere elverişli olmayan hayatı ile AP kurucularının eski Demokrat Parti’ye karşı olmaları,
2) Yeni Türkiye Partisi Başkanı Ekrem Alican’ın, Başkan Gürsel’in demecini açıkça ve kuvvetle desteklemesi ve bir gün sonra da verdiği demeçte “Amme vicdanının mahkum etmediği vatandaşlara” partisinin açık olduğunu söylemesi,
3) Ord. Profesör Ali Fuat Başgil’in Adalet Partisi listesine girişi...
Seçimlere başka partiler de hazırlanıyorlardı, ama Demokrat Parti kitlesinin oylarını YTP ile AP’ nin toplayacağı artık iyice anlaşılmıştı. Özellikle bu, kapatılmış partinin (DP) macera dışında kalmaya dikkat edenleri YTP’ne kayıyor; Fakat, militanları Adalet Partisi’ni destekliyordu.
11.Mart.1961             
Sanayi Bakanı Şahap KOCATOPÇU, “Politika gayeleriyle inşa edilen bütün fabrikaların kapatılacağını” söyledi. Bir tek fabrika bile kapatılamadı. Devam eden yatırımların olarak bedeli: 22.5 Milyar TL’dir. (2400 ton altın ve 2.5 milyar Amerikan doları değerinde) Bu yatırımların tamamı 1971 yılına kadar tamamlanmıştır.
15.Mart.1961              Türk Silâhlı Kuvvetler Birliği kuruldu. 
15.Mart.1961             
AP Genel Sek. Yard. ve eski Demokratlardan Mehmet Yorgancıoğlu, Osman Kibar ve Mehmet Karaoğlu ile Ali Kinsizer, DP Lehinde propoganda yapmak suçundan İzmir’de tutuklandı.
18.Mart.1961             
AP’ nin ilk Genel İdare Kurulu Üyeleri belli oldu. Ragıp GÜMÜŞPALA (Genel Başkan), Genel Başkan Yardımcıları : Mehmet YORGANCIOĞLU,  Cevdet PERİN, Necmi ÖKTEN, Şinasi OSMA, Ferhat Nuri YILDIRIM, Üyeler : Tahsin DEMİRAY, Etem MENEMENCİOĞLU, İhsan ÖNAL, Emin ACAR, Kâmran EVLİYAOĞLU, Muhtar YAZIR, Mehmet TURGUT, Ahmet GÜRKAN, Nurettin BULAK, Abdurrahman YAZGAN, Nazmi ÖKTEM, Bedri DEMİRCİOĞLU, Said KONURALP, Kâmil TEKEREK, Hürrem KUBAT, Nuri BEŞER, Rauf KIRAY, Nihat SU, Hasan ÖLÇEK
AP’YE YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER : Metin TOKER, Akis Dergisi’nde “İktidarda bulunmadığı halde, iktidarı savunmak, ihtilâlden bu yana CHP’ nin en büyük derdini teşkil etmiştir.” Diyor.Çünkü halk, darbeyi CHP’nin yaptırdığına inanıyordu. 150 üyeden oluşan kurucu meclis’ in 50 üyesi CHP’li, 25 üyesi CKMP’ li olmasına, 75’ inin ise değişik kuruluş ve organlardan tayinle gelmiş bulunmasına rağmen, bunların daha çok CHP eğilimli olmaları, Askeri müdahalenin CHP tarafından yaptırıldığına halkı inandırmaya yetmişti. CHP’liler değişik vesilelerle kurucu meclisin kahir ekseriyetinin CHP’ li olduğunu yazmış ve söylemişlerdir. Ayrıca, AP’ nin kuruluşu sırasında “düşükler” ve “kuyruklar” sözleri çok revaçtaydı.
22.Mart.1961             
Türk Silâhlı Kuvvetler Birliği icra komitesi kendi arasında görev taksimi yaptı. Buna göre:  Başkanlığa Akademiler Komutanı General Faruk Gürler, Sekreterliğe Ordu Kurmay Başkanı, Kurmay Yarbay Emin Arat, İstihbarat Şefliğine Radyoevi Müdürü Turan Çağlar getirildi. Silâhlı kuvvetler birliğine yeminle giriliyordu. İstanbul’da kurulan bu teşkilâta, başta Genel Kurmay Başkanı olmak üzere, bütün kuvvet komutanları, çok az isisnayla generaller, albaylar ve diğer küçük rütbeli subaylar girdiler. Bu örgüt daha sonra Ankara’ya ve diğer illere yayılarak genişledi. Örgütün Ankara’da ki merkezi Harpokulu idi. Sıtkı Ulay’ın dediğine göre bir kısım Halk Partililer de cunta ile temas halindeydiler.
24.Mart.1961             
AP Genel Merkezinden açıklama: “...Tek parti hakimiyetinin yeniden baş kaldırması’nı asla kabul etmeyen partimiz, siyasi hayatımızı totaliter rejimlerle yönetmek isteyenlere ve bilhassa kominizme karşı bir teminat olmak azim ve iradesine sahiptir.”
26.Mart.1961             
CHP’nin Yeni Kurulan Partiler hakkında görüş ve düşünceleri yayınlandı: “Bu parti, (AP) kurucularından olan birkaç emekli subay hariç, Demokrat Partinin Ankara ve diğer illerde, feshine kadar mevcut bulunan hiziplerinin yardımıyla kurulmaktadır. Bir hizip bir partiyi tutarsa, diğeri bir başka partiyi tutmaktadır. Anlaşamayan gruplar başka partilere meyletmektedir. Partilerin gerek merkezde, gerekse vilâyetlerdeki teşkilâtı daha ziyade müfrit (!) Demokrat Partililerden kurulmaktadır. Bu suretle partiler, Demokrat Partinin teşkilâtı halinde bulunuyorlar.” Milliyet, 26.Mart.1961  
01.Nisan.1961             27 Mayıs’ ın kuralları çerçevesinde siyasi faaliyet serbest bırakıldı.
12.Nisan.1961            
UNESCO’nun tavsiyesi doğrultusunda Bakanlar Kurulu 12.04.1961 tarih ve 5/1066 sayılı kararname ile “Türk Kültür Dernekleri” adı ile bir dernek kurulmasına karar verdi. Bu dernek, ilk genel kurulunda adını “HALKEVLERİ” olarak değiştirdi. (1963 yılında Halkevleri’ne Bakanlar Kurulu Kararı ile “Kamu Yararına Dernek” ststüsü verildi.)
19.Nisan.1961             Amerika’dan 1 milyon TL yardım almak için bir anlaşma imzalandı.
24.Mayıs.1961            Yeni Seçim Kanunu kabul edildi.
27.Mayıs.1961           
Halkoyuna sunulmak üzere 1961 Anayasası Kurucu Mecliste; 2’ye karşı 260 oyla  kabul edildi. Çekimser kalanlar : Orhan Köprülü ile Yekta Karamüftüoğlu                                 
MBK tarafından yaptırılan Anayasanın dibacesine, “Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışları ile meşruiyetini kaybetmiş bir iktidara karşı Türk Milleti adına direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs devrimi yapılmıştır”  cümlesi konularak, güya meşruiyet ihdası sağlanmaya çalışıldı. Böylece, Anayasa da bile yalan söylemek gereğini duymuşlardı.
08.Haziran.1961         
Korgeneral Cemal Madanoğlu MBK’ dan istifa etti. Dengeler bozuluyor.
Devlet Başkanı Cemal Gürsel, Anayasa’ya “kırmızı oy” vermenin vatana ihanet olduğunu ilân etti. Kırmızı oy propogandası yapanlar tutuklanmaya başladı.
09.Temmuz.1961        
ANAYASA (aleyhte propoganda yasaklanarak) HALK OYUNA SUNULDU. Katılım: % 83 Katılanların % 39.6’sı red oyu kullandı. Katılan 100 vatandaştan ancak  43.4’ ü evet dedi. (CHP mensupları 1961 Anayasasını kendi eserleri olarak takdim ettiler. Propogandalarını buna göre yaptılar ve parti olarak “topluca” EVET oyu verdiler. 14.Temmuz.1961 / Son Havadis) Ancak; Bu şekilde kabul ettirilen Anayasa ilk defa 1972’de kısmen değiştirildi. 1980 yılında da bir başka ihtilâl tarafından ortadan kaldırıldı. Çünkü, Milletin arzu ve eğilimlerine göre yapılmayan anayasaları millete mal etmek mümkün değildir.
12.Temmuz.1961                    Avrupa Türkiye’nin Ortak Pazar’a katılma önerisini reddetti.
19.Temmuz.1961        
İnönü; Basın toplantısı, “Milli Birlik Komitesi gibi hem kanuni, hem manevi mesuliyet altında olan geçici bir idarenin hassasiyetini insaf ile anlamak lâzımdır. Anayasa kabul olunmuş, yakın bir zamanda seçim olacaktır. O zamana kadar huzurun muhafazası, sükunet ve muvaffakiyet ile normal devre girilmesini MBK üyelerinin arzu etmeleri iyi bir işarettir., Bu beyanatları, şiddet tedbirlerine temayül mahiyetinde görmeyiniz. Bunu tavsiye ederim.” (İhtilâlden Sonra İ.İ., S. 68)
20.Temmuz.1961                    ANAYASA resmen yürürlüğe girdi.
21.Temmuz.1961        
Devlet radyolarından “hırsızlar kervanı” adlı programın yayınına başlandı ve hiçbir yargı kararı olmaksızın, sadece Yüksek Soruşturma Kurulu’ca hazırlanan iddianamelere dayanılarak; DP ileri gelenleri aleyhine yalan ve iftira yağdırıldı.  
29.Temmuz.1961        
Adnan Menderes’in oğlu Yüksel Menderes Dışişleri Bakanlığındaki görevinden ayrıldı. YTP’ ye katılarak seçimlerde Aydın’dan aday olacağını söyledi. Derhal tepki, istismarlar ve kınamalar başladı.
01.Eylül.1961             
YTP Genel İdare Kurulu üyesi Profesör Aydın Yalçın, Demokratları övmek ve 27 Mayıs rejimini eleştirmek suçundan İzmir’de tutuklandı.
04.Eylül.1961                          Kurucu Meclis çalışmalarını bitirdi ve süresiz olarak tatile girdi.
05.Eylül.1961             
31 Ağustos’ dan beri Çankaya da yuvarlak masa konferansı yapan parti liderleri ortak bir bildiri yayımladılar. Bu bildiri ve mutabakat metninde şu hususlar yer aldı. (Anlaşma metni)
a) 27 Mayıs devrimini siyasal çıkarlara alet etmemek,
b) Atatürk reformlarını korumak.
c) İslâmiyet’i siyasal çıkar ve amaçlara alet etmemek,
d) Yassıada Mahkemelerinde alınan kararları eleştirmemek ve parti çıkarları için kullanmamak.
e) MBK’ nın seçim siyasetini eleştirmemek,
f) Ülkede bölücülük yaratacak propogandalar yapmamak,
g) Aşırı sola, kominizme, aşırı sağ ve ırkçılığa ve her türlü totaliter sisteme ve ayrıcalığa karşı gelmek.
15.Eylül.1961           
Yassı ada davaları bitti. Kararlar açıklandı. Demokrat Partinin 15 üyesi hakkında ölüm cezası ve 32 üyesi hakkında da müebbet hapis cezası verildiği açıklandı. Diğer DP’ liler 4-15 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı. Menderes, Zorlu ve Polatkan’ ın idam kararları tasdik edildi. Hukuk iflâs etti. Ebedi sürecek bir utanç tablosu ortaya çıktı. Beklenen olmuş, asilerin alçak ve utanç mahkemesi; Suçun oluşmadığı ortamda en ağır cezalar verilmiş ve “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor”  biçimindeki dikta ve despotizmin emirleri, adalet ve hukukun utancı olarak yerine getirilmişti.
MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ BİLDİRİSİ
Yassı Ada Mahkemesi kararlarının açıklandığı günün sabahı (henüz kararlar açıklanmadan) Milli Birlik Komitesi aşağıdaki bildiriyi yayınladı. Bildiri aynen şöyle:
“Aziz Türk Milleti,
Yassıada duruşmalarının neticelerinin açıklanacağı şu günlerde vatandaş vicdanını bulandıracak ve Milli Birlik Komitesi’nin kanuni otoritesini zedeleyecek mahiyette bazı şâyiaların tereddütsüzce yapılmakta olduğu maalesef müşahade edilmektedir. Büyük Türk Milleti şuna emin olmalıdır ki, Milli Birlik Komitesi 27 Mayıs ruhuna uygun yapmış olduğu yeminin altında kanunlarla sınırlanan yetkilerini vicdani kanaatlerinden başka hiçbir tesire kapılmaksızın memleketin yüksek menfaatlerine en uygun olarak kullanacaktır. Her zaman milletin huzuru için çalışan Milli Birlik Komitesi bu açıklamayı bir vazife bilmektedir.”
Milli Birlik Komitesi’nin bu bildiriyi yayınlamasından bir gün sonra Ulus Gazetesi’nde yer alan “MBK 12 idamı müebbete çevirdi” başlıklı haberde, “Yüksek Adalet Divanınca ölüme mahkum edilen sanıklardan sakıt Reisicumhur Celâl Bayar, sakıt Başbakan Adnan Menderes, sakıt Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve sakıt Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ ın ölüm cezaları 15 Eylül 1961 tarih ve 75 numaralı karar ile tasdik edilmiştir. Ancak, sakıt Reisicumhur Celâl Bayar’ın 65 yaşını bitirmiş olması dolayısıyla cezası müebbet hapse tahvil edilmiştir. Ölüm cezalarına mahkum edilen Refik Koraltan, Agâh Erozan, Ebrahim Kirazoğlu, Ahmet Hamdi Sancar, Nusret Kirişçioğlu, Bahadır Dülger, Emin Kalafat, Baha Akşit, Osman Kavrakoğlu, Zeki Erataman ve Rüştü Erdelhun’ un cezaları da, 15 Eylül 1961 tarih ve 75 sayılı kararla müebbet hapse çevrilmiştir. Yalnız cezaları tasdik edilenlerin, cezaları oy birliği ile verilmiştir. (Ulus Gazetesi, 16 Eylül 1961) 
16.Eylül.1961           
Fatin Rüştü ZORLU ve Hasan POLATKAN alçakça asılarak şehid edildi. Menderes intihara teşebbüs etti. Tedaviye alındı. 
17.Eylül.1961           
Başvekil ADNAN MENDERES hunharca ve haksızca asılarak şehit edildi.                 İnfazlardan sonra AP çok sıkıntılı günler yaşamaya başladı.
O güne kadar AP dışındaki partiler bu konu ile gerekli şekilde ilgilenmedikleri halde, Menderes ve arkadaşlarının idamı AP’ yi karıştırmıştı. Muhalif basın “AP karıştı, istifalar var” diye adeta bayram yapıyordu. Yerlerinden kopup gelen vatandaşlar ve teşkilât mensupları, bu konuda gereken her şeyin yapılmadığı gerekçesiyle, Genel Başkan Ragıp Gümüşpala’ yı ağır bir şekilde eleştiriyorlardı. Aslında, idamlar konusunda tek başına rahmetli Gümüşpala’ yı suçlamanın anlaşılır bir yanı yoktu.  
24.Eylül.1961           
“DÜŞÜK” ve “KUYRUK” ; 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında, “düşük” ve “kuyruk” kavramları bir hakaret, aşağılama ve dışlama ifadesi olarak siyasi literatürümüze sokulmaya çalışılmıştı. DP’ liler ve yakınları bu sıfatlarla anılmış ve adeta yaşama hakkı tanınmaması gereken insanlar olarak görülmüştü. Siyasette bu üslûbu benimseyen ve benimsetmek için var gücüyle çaba sarf eden insanların, daha sonra demokratlığı ve insan hakları savunuculuğunu kimseye bırakmamaları manidardı. O tarihlerde bu gruplarda yer alan Bülent Ecevit, Ulus Gazetesinde çeşitli makaleler yazmış ve “düşük” ve “kuyruk” konusunu sürekli işlemiştir. (Milliyet Gazetesi, 24.Eylül.1961)  
02.Ekim.1961           
Hükümet sağ partileri baskı ve takip altına almaya başladı. Ankara ve Kayseri’de 12 AP’ li gözaltına alındı. AP Genel Başkan Yardımcısının radyo konuşması incelemeye alındı. Gürsel, “Osman Bölükbaşı radyoyu suistimal etmiştir” dedi.  İstanbul’da 3 AP’ li daha tutuklandı. Zeytinoğlu, Gümüşpala’ dan zabıt ve vesikalar talep etti.
15.Ekim.1961           
SEÇİMLER,    
Senato                        : AP, 70 – CHP, 36 – CKMP, 16
Milletvekilliği            : CHP, 173 – AP, 158 – YTP, 65 – CKMP, 54
Bazı (sol) tarihçilere göre; Askeri “ara dönem” sona erdi !?...
17.Ekim.1961            CHP ve MBK’ nın yayın organı Ulus Gazetesi’nde bir yazı ve görüşler :
“Eşit şartlar altında serbest ve dürüst bir seçimle iş başına geldikten sonra siyasi hareketleri bertaraf etme ve iktidarı her ne pahasına olursa olsun devam ettirme gayretine kapılan (DP) Liderlerinin elinde muhalefet yıllarında millete vadettiği hürriyet anlayışından ve demokratik nizamdan zamanla adım adım uzaklaşmış, demokratik nizamın teminatını sağlayan basın, üniversite, adalet cihazı ve amme müesseseleri üzerinde ağır baskılara girişmiş, din duygularını siyasi maksatlarla istismar etmiş, medeni varlığın zaruri temeli olan devrimleri ret ve inkâra yol açmış, partizan tutumu ile vatandaşlar arasında husumet ve nifak yaratan zulmü ve ayrıca sözde cepheler kurmaktan çekinmemiş, bilhassa; 1955’den sonra plânsız, israfçı, enflâsyoncu tutumu ve çeşitli su istimalleriyle memleketin iktisadi ve mali itibarının sarsılmasına de sebep olmuş, milli varlığımız şerefli orduyu siyasi emel ve maksatlara vasıta etmeye kalkışmış, gerek mevzuat ve gerekse tatbikat olarak umumi ve mahalli seçimlerde milli iradenin eşitlik, serbestlik ve emniyet içinde belirlenmesine gittikçe artan bir şekilde engel olmuş, devlet mallarını ve devlet radyosunu parti hizmetlerinde kullanma yolunu tutmuş, sonunda meclis murakabesini dahi işlemez hale getirmiş ve nihayet demokrasinin vazgeçilmez unsurunu teşkil eden muhalefeti açıkça inkâra giden ve demokratik nizama uyma vasıtası olan serbest seçim ümidinin tamamen kaybına (Seçimlere daha bir yıl var iken, böyle bir peşin hükme nasıl varılabiliyordu ?) kadar varan tutum ve davranışları ile gayri meşru bir zulüm ve baskı idaresi haline gelmiş olan bir iktidara karşı Türk milletinin vicdanının yükselen emre uyarak, milletin direnme hakkını kullanan Türk Silâhlı Kuvvetlerinin hiçbir zümre veya siyasi teşekkül lehine olmaksızın (Yalan. Öyle ise, DP dışındaki diğer partiler ve CHP niçin siyasetten men edilmedi. Başkan ve Milletvekilleri neden Yassı adaya tıkılıp sorgulanmadı ?) gerçekleştirmiş bulunduğu 27 Mayıs ihtilâlinin siyasi maksatlarla her ne surette olursa olsun istismarına müsaade edemeyeceğimizi kesin olarak beyan ve bu itibarla yıktığı ve milli vicdanın mahkum ettiği Demokrat Partiyi ve O’nu temsile ve devam ettirmeye teşebbüs mahiyetindeki her türlü davranışı şiddetle reddederiz.”
Dönem itibarıyla; CHP’nin yayın organı ULUS Gazetesi ile İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker tarafından yayınlanan AKİS Dergisinin, MBK’nin her karar ve icraatına canla başla sahip çıkıp, tıpkı “sahibinin sesi” gibi yayınladıkları ve tam bir tahrik ve tahkir makyajı içinde sundukları görülür. Nitekim, fazla değil sadece 21 yıl sonra 1961 Anayasası tamamen rafa kaldırılmış ve 27 Mayıs tasarruflarının ve idamların ülke için hiçbir olumlu sonuç vermediği açıkça ortaya çıkmış ve iyice anlaşılmıştır. 
18.Ekim.1961           
Cemal GÜRSEL, Cumhurbaşkanlığı için aday olacağını açıkladı ve “memleketi bu halde ve bu şartlar altında bırakmam doğru olmaz” dedi.
20.Ekim.1961           
Cemal Gürsel, bütün siyasi parti yetkililerini Çankaya’da toplayarak, hükümetin kuruluş şekli ve Meclisin açılabilmesi için şartlarını ortaya sürdü. O şartların başında  şular yer alıyordu :
1. Cumhurbaşkanlığına Cemal Gürsel’in Seçilmesi,
2. CHP ile AP’ nin koalisyon Hükümeti Kurması,
3. Demokrat Partililerin Affının İstenmemesi,
4. Eminsu’ ların Orduya Dönmesi,
5. 147’lerin Üniversiteye Dönmesi.
6. Milli Birlik Komitesi Üyelerinin kaydıhayat şartıyla tabii Senatör olmaları.Zamanı idarelerinde uygulamalar hakkında kesinlikle yargıya baş vurulmaması.
7. Milli Güvenlik Kurulunun kurulması ve Genel Kurmay Başkanlığının tekrar Cumhurbaşkanlığına bağlanması. Bu şartlar, ister istemez bütün parti liderleri tarafından kabul edildi.
21.Ekim.1961           
Cuntacılar “21 Ekim Protokolünü” imzaladılar. / Askeri Cunta (Türk Silâhlı Kuvvetler Birliği)  bu gün saat: 14.30’da toplanmış, Milli Birlik Komitesi tarafından oluşturulan Kurucu Meclis’ in yapmış olduğu ve halk oylamasından geçmiş, Resmi Gazete de yayımlanmış Anayasa’ ya ve Seçim Kanunlarına dayanarak kendi hükümetinin zamanı ve idaresinde yapılmış bir seçime rağmen, duruma müdahale etmek için aşağıdaki, usul, şekil ve surette kararlar almışlardır.
21.EKİM.1961 PROTOKOLÜ / HARP AKADEMİSİ ZABIT VARAKASI :
1. Türk Silâhlı Kuvvetleri mensupları “aşağıda açık imzaları bulunan” komutanlar ile 21 Ekim 1961 günü toplanmışlar ve gündemlerinde mevcut olan konuları müşterek müzakere etmişler ve ittifakla aşağıdaki kararı almışlardır. Buna göre;
a) TSK 15 Ekim 1961 günü yapılmış olan seçimden sonra gelecek Yeni TBMM toplanmadan evvel fiilen duruma müdahale edecektir.
b)  İhtilâli milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi edecektir.
c) Bütün siyasi partiler faaliyetten men edilecek, seçim neticeleri ile Milli Birlik Komitesi fesh edilecektir.
d) Bu kararın tatbiki 25 Ekim 1961’ den sonraki bir güne tehir edilmeyecektir.
2. İş bu zabıt varakası üç nüsha olarak tanzim edilmiş ve bütün üyeler tarafından imza edilmiştir. 21.Ekim.1961, Saat: 18.00
GENERALLER: Korgeneral Refik Tulga, Tümgeneral Fikret Esen, Tümgeneral Rafet Ülgenalp, Tümamiral Bahattin Özülker, Tuğgeneral Faruk Gürler, Tümamiral Celâl Eyiceoğlu, Tuğgeneral Yusuf Alpansu, Tuğgeneral Faruk Güventürk, Tuğamiral Kemal Kayacan, Tuğgeneral Muhsin Batur, Tuğamiral İsmail Aktulga,
ALBAYLAR: Behçet Özdemir, Doğan Özgöçmen, Suat Aktulga, Namık Kemal Ersun, Burhan Hüroğlu, Halim Kural, Recai Baturalp, Mehmet Bora, Emin Aytekin, Vecihi Akın, Ferit Erdoğan, Necati İşcan, Turan Çağlar, Fikret Köknar, Rıfat Eranulu, Cemal Baykan, Cemal Öcal, Bülent Tarkan, Zarif Çetindağ, Celal Ugan, Bedrettin Demirel, Vahit Gürkan, Şerafettin Olcay, Emin Alpkaya, Ahmet Germez, Necati Ogan, Tâlat Aydemir, Talât Turan. Not: Bu protokol Korgeneral Cemal Tural dahil 38 General ve Subay tarafından imza edilmiştir.
23.Ekim.1961           
Gürsel parti liderleri ile MBK’ da hükümetle görüştü. Kuvvet komutanları de bir toplantı yaptılar.
24.Ekim.1961           
Parti Başkanları, komutanlar önünde bir protokol imzalamak suretiyle, ileri sürülen ve ortaya konulan bütün şartlara uyacaklarını kabul ve taahhüt etti.
25. Ekim.1961          
Yeni, iki kademeli Meclis açıldı. İsmet İNÖNÜ Başkanlığında ilk toplantısını yaptı. 9. turda TBMM Başkanlığına CHP Rize Milletvekili Fuat SİRMEN 227 oyla; Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına ise, 28.10.1961 günü Kayseri Bağımsız Senatörü Suat Hayri ÜRGÜPLÜ seçildi.(20.Ekim.1961 tarihli ve Cemal Gürsel’ in parti liderlerine imzalattırdığı protokol basına açıklandı.)
25.Ekim.1961           
20 EKİM PROTOKOLÜ : Askeri müdahaleden vazgeçilip siyasi parti başkanlarına zorla bir protokol imzalatıldı. Buna göre, Cemal Gürsel Cumhurbaşkanlığı için tek aday olacak, DP’ lilerin affı asla gündeme getirilmeyecek ve 27 Mayıs kesinlikle eleştirilmeyecek.
26.Ekim.1961           
Cemal GÜRSEL 607 oyun 434’ünü alarak (7.) Cumhurbaşkanı seçildi. (Adalet Partisi adayı  Ali Fuat BAŞGİL istifa ettirilmiştir. )
20.Kasım.1961         
VIII. (1.) İNÖNÜ HÜKÜMETİ ( 20.Kasım.1961 – 25.Haziran.1962 ) Koalisyon
20.Kasım.1961                      
Hükümet kuruldu. CHP-AP koalisyonu. İnönü 77 yaşında Başbakan.
Ana hatları ile hükümet protokolü:
1. 27 Mayıs devrimini siyasi çıkarlara alet etmemek,
2. Atatürk reformlarını korumak,
3. İslâmiyeti siyasi amaçlara alet etmemek,
4. Yassıada mahkemelerinde alınan kararları eleştirmemek ve parti çıkarları için kullanmamak,
5. Ülkede bölücülük yaratacak politikalar yapmamak,
6. Aşırı sola, kominizme ve aşırı sağa, ırkçılığa, her türlü totaliter sisteme ve ayrıcalığa karşı çıkmak,
7. Dış Siyaset konularında birlik,
8. Af meselesi üzerinde durmamak., Bunlardan bir kısmı AP açısından kendini inkâr anlamını taşıyordu.
İNÖNÜ; “Eğer bu koalisyonu yapmasaydık, yani yani yalnız başına CHP iktidarda olsaydı vatandaşlar arasında husumet çok artardı. Lâkin birinci koalisyon sayesinde, vatandaşlar arasındaki düşmanlık evvelâ sureta (görünüşte) fakat kısa bir zaman sonra, esaslı surette azalmıştır. Şimdi dikkat edin, bütün partiler, bizimle ayrı koalisyon yapmayı istemektedirler. Yeni yapılacak koalisyonda da hususi maksatlar güdülür, gene aldatılmamız hali devam ederse bille zararı yok... göstereceğimiz iyi niyetle memleketi selâmete çıkarırız. Ne kadar muvaffak olursak o kadar kazançtır.” (Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisinin Mevkii, İkinci Cilt, s. 322)
30.Kasım.1961         
19 aylık bir süreden sonra Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim kaldırıldı.
31.Aralık.1961         
İstanbul’da 10.000 işçi bir gösteri yürüyüşü yaptı. Toplu İş Sözleşmesi ve grev hakkı istendi. Açlık, yokluk ve pahalılık protesto edildi.
09.Şubat.1961          
“9 Şubat Protokolü” Bu gün, İstanbul’da, Jandarma Tugayında İstanbul Valisi General Refik Tulga Başkanlığı altında “Türk Silâhlı Kuvvetler Birliği” tarafından bir toplantı yapıldı. Toplantıya Ankara grubu adına Dündar Seyhan katıldı. Hazır olan 54 general ve yüksek rütbeli subay müştereken bir karar alarak hep birlikte altını imzaladılar. Alınan kararlar:
1. Türk Silâhlı Kuvvetler Birliği, hiyerarşik nizama uygun olarak, iktidara el koyacaktır.
2. Harekât için Hava Kuvvetlerinin muvafakatının alınması şarttır.
3. Harekât, 28 Şubat’a kadar olan müddet içinde icra edilecektir.
İki nüsha olarak hazırlanan ve her iki nüshası da hazır bulunan 54 subay tarafından imzalanan bu vesika “9 Şubat Protokolü” olarak anılacaktır. 
10.Şubat.1962                        AP Grubunda ilk defa DP’lilerin Af Konusu gündeme geldi.
18.Şubat.1961          
9 Şubatçılar bölündü. Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay ile Hava Kuvvetleri Komutanı General İrfan Tansel darbeye rıza göstermediler. Albaylar cuntası lideri Talât Aydemir ise; “Kendisine tarihin, ağır ve sorumlu bir vazife yüklemiş olduğuna inanıyor ve Türkiye’yi ancak kendisinin kurtarabileceği fikrini değişmez bir şekilde benimsemiş bulunuyordu” bu inanç ve psikoloji ile faaliyetini sürdürdü.
22.Şubat.1962          
Talat AYDEMİR başarısız bir ihtilal girişiminde bulundu. 24 Şubat günü Talat AYDEMİR ve 73 arkadaşı emekliye sevk edildi. Hükümet tarafından 22 Şubatçılar hakkında soruşturma yapılmaması teminatı verildi. (10 Mayıs 1962 tarih ve 50 sayılı kanun) “Asker kişiler tarafından 22-23 Şubat 1962 olayları dolayısı ile veya daha evvel bu olaylara esas teşkil edebilecek mahiyette işlenen fiil ve hareketler için ceza kovuşturması yapılmaması hakkında kanun” Bu kanun İnönü’nün talimat ve baskısı sonucu kabul edildi. (Böylece, önemli mevkilerdeki bazı kişilerin adının karışabileceği ve birçok politik soruna yol açabilecek uzun bir yargılama sürecine ve ‘çok önemli skandallara’ engel olundu; Toker, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları, 1961-1965 s.102) Aynı sürede tartışılmaya başlanan DP’ lilerin affına İnönü karşı çıktı. AP’ de huzursuzluk başladı. Ayrıca, 22 Nisan 1962’de İnönü önderliğinde Meclisten bir af yasası çıkartılarak, Aydemir ve subay arkadaşlarının tekrar orduya dönmeleri sağlandı. (Age.,)
03.Mart.1962           
Tedbir Kanunu TBMM’de kabul edilerek Cumhuriyet Senatosuna sevk edildi.
05.Mart.1962           
Tedbirler Kanunu Cumhuriyet Senatosunda kabul edilerek, onay için gönderildi.
07.Mart.1962           
AP içerisinde, DP’lilere af ve Talât Aydemir ve arkadaşlarına sağlanan avantajlar konusunda huzursuzluk ve anlaşmazlık had safhaya ulaştı. Grup “ılımlı” ve “hışımlılar” ile “müfrit” ve “mutediller” olarak bölündü. Sonuçta; Kurucu Merkez İdare Kurulu üyesi Mehmet Yorgancıoğlu, Tahsin Demiray, Ahmet Gürkan, Mehmet Turgut, Gökhan Evliyaoğlu ve Mehmet Ali Aytaş paşa AP’ den ihraç edildi. Gerilim iyice tırmanmaya başladı.
01.Haziran.1962       
38 Sayılı “Anayasa Nizamını, Milli Güvenlik ve Huzuru Bozan Bazı Fiiller Hakkında Kanun” halk tarafından bilinen adıyla; Tedbirler Kanunu çıkartılarak; Demokrat Parti lehine her türlü yazı, söz, eylem ve beyanat yasaklandı. Aksine hareket edenlere bir yıla kadar hapis cezası getirildi. DP aleyhine her şey serbest ?! Önerge ve yasalaşan metnin altında AP’ nin imzası var. Kanun 27 Mayıs olayının sisler içinde bırakılmasının başta gelen sebebidir. Böylece, DP hakkında olumlu konuşmayı yasaklayan bu kanun, kaldırılmasından sonra bile Demokrat Partiden bahsetmek isteyenleri dahi suskun bırakmıştır. Bu suskunluğa karşılık, 27 Mayıs yandaşı basında ise mesnetsiz, asılsız iddialar günümüze kadar devam ede gelmektedir. 
01.Haziran.1962     
Tedbirler Kanunu nedeniyle yaşana gerginlik koalisyonun dağılmasına neden oldu. Parti grupları arasında yapılan barış ve hükümeti sürdürme çabaları sonuç vermeyince, 20.Kasım.1961 de “zoraki” olarak kurdurulan AP-CHP koalisyon hükümeti istifa etmek zorunda kaldı. İstifa Cumhurbaşkanında bekletiliyor. Aynı gün Cemal Gürsel; “29 Ekim 1962 tarihine kadar af çıkacaktır” açıklamasını yaptı. Bu açıklama üzerine İnönü Gürsel’e karşı tavır aldı. Hemen ertesi gün vaki olan görüşmede Gürsel, İnönü’ye; “Silâhla Anayasa’yı ihlâl edeni af ediyorsunuz. Parmakla Anayasa’yı ihlâl edeni af etmiyorsunuz.”  Deyince İnönü cevaben; “Ordu zorla politikaya girmiştir. Fakat çıkmaktadır. Bu af kanunundan ziyade tedbirdir. Fakat, bundan sonra ceza veririz.” Gürsel, DP’lilerin affı meselesinde ısrarlıydı. İnönü’ye; “Meclis tatilinden önce af çıksın.” Dedi. Bundan sonra aralarında şu konuşmalar geçti: 
İnönü: Taahhüt edemem. 1962 yılı içinde bu işi yapmaya çalışacağım.
Gürsel: Neden sakınıyorsun?
İnönü: Hiçbir şeyden çekinmiyorum.
Gürsel: Neden bekliyorsun?
İnönü: Birçok tedbirler aldım. Onların neticesini beklemek zorundayım.
Gürsel: Şu halde tedbirlerine güvenmiyorsun.
İnönü: Siyasi alandaki tedbirler riyaziyedeki gibi, iki kere iki dört eder mahiyetinde olamaz.  
Meselâ iyi muamele edersin, adam uslanır. İyi muamele edersin adam azıtır. Onun için tedbirlerimin sonunu müşahade etmek zorundayım. (M. Hekimoğlu, 27 Mayıs’ın Romanı, 1975 s.26 / Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde CHP’nin Mevkii, İkinci Cilt, s. 297-298)
06.Haziran.1962       
AP Genel İdare Kurulu yenilendi. Ilımlılar tarafından Genel Başkana bir muhtıra verilerek, “yürütülen yanlış politikalar eleştirildi” Muhtıra 15 Senatör ve 49 Milletvekili tarafından imzalandı. AP’ de bölünme bekleniyor. 
13.Haziran.1962       
İnönü; 27 Mayıs’ın “BAYRAM” olarak kutlanmasına ilişkin olarak TBMM’ne bir kanun teklifi verdi. Tasarı,Genel Kurula 3.Nisan.1963 tarihinde geldi ve kabul edildi. 9.Nisan.1963 günü de Cumhuriyet senatosunda onaylanarak yürürlüğe girdi.
24.Haziran.1962       
İnönü, Af Kanunu tartışmaları’nın hükümeti çalışamaz hale getirdiği gerekçesiyle istifa etti
25.Haziran.1962       
IV. (2.) İNÖNÜ HÜKÜMETİ ( 25.Haziran.1962 – 25.Aralık.1963 ) Koalisyon,
Koalisyon ortakları : CHP – YTP  ve CKMP ile Bağımsızlar.  
24.Eylül.1962           
CHP Sözcüsü Avni DOĞAN : “İhtilâli biz yapmadık. Ama, biz hazırladık. Bu sebeple, milletin, ihtilali CHP’ye atfetmesinde biraz da hakkı vardır.” ULUS Gazetesi / 24.09.1962
02.Ekim.1962           
Demokrat Partilileri affetme girişimleri nedeniyle, AP’ ye karşı protesto gösterileri ve nümayişler başladı ve Genel Merkez saldırıya uğradı. Emniyet kuvvetleri saldırıya karşı ilgisiz kaldı. Milletvekili ve Senatörler tarafından “saldırı olayı” şiddetle kınandı.
12.Ekim.1962           
72 Sayılı Kanunla, (siyasi hakların iadesi hariç olmak üzere) Demokrat Partililere “Kısmi Af” çıkartılarak, ceza evlerinden tahliye edilip evlerine dönmeleri sağlandı.
18.Ekim.1962           
Kısmi Af. Demokrat Parti Milletvekillerinin çoğu Kayseri’de tahliye oldu.
30.Kasım.1962         
AP, Birinci Büyük Kongresi toplandı. Ragıp Gümüşpala Genel Başkan, Süleyman Demirel Genel Başkan Yardımcısı ve Seçim İşleri Başkanı. Dr. Sadettin Bilgiç Propoganda Başkanı. Kongrede “Milli Hakimiyet Yemini” yapıldı. Ayrıca kongrede “Demirel’in” masonluk konusu gündeme getirildi. Demirel’in Masonluk belgesi ilk defa bu kongrede delegelere dağıtıldı.
11 Aralık 1962         
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kuruldu.
17.Aralık.1962         
CHP kaynıyor. Muhaliflere hitaben İnönü : “Arkadaşlarım, size hürmetim bakidir, aranızda en son arkadaşınız olarak ömrümün sonuna kadar çalışmakla şeref duyarım. Amma emanetinizi bu kayıtlar altında taşımam” derim.. “Kabul ederseniz beraber çalışırız. Kabul etmezseniz, geçerim aranıza otururum. Yeni genel başkanı seçeriz.” (İnönü, İhtilâlden Sonra İsmet İnönü, 1960-1961, s.77-78)
20.Şubat.1963          
İnönü; Siyasi af konusunda konuştu : “Siyasi affın görüşülmesine mani olan başlıca unsur; Siyasi affın başlıca bir konu olarak istismar edilmesi, tahrik vasıtası yapılmasıdır.” (İİ TBMM Konuşmaları, s. 110) Aynı konuşmasında devamla, “Tahrikler devam ettiği müddetçe bu meseleyi görüşmeyeceğiz. Ben, memleketin muhtaç olduğu meseleleri ve dertleri lâyık olduğu ölçüden daha geniş müsamaha ile, daha çok iyilik getirecek ölçüleri tercih ederek, tatbik etmek istidadında olan bir insanım Hiçbir zaman Meclisin ve mebusların teşebbüsü ile, partilerin teşebbüsü ile bir siyasi hat tayin edilecek ve aklımızın ermediği, onun mesuliyetini almak için kendimizde hak ve takat görmediğimiz zaman o mesuliyeti bize yüklemeye hiçbir kuvvet kâfi gelmez.” (Age., / Kemal H. Karpat, Social Groups and the Political System after, 1960, Social Change and Politics Turkey. A. Structural –historical Analysis, KP ve diğerleri 1973, s.257-258)
18.Mart.1963           
3. Cumhurbaşkanı ve Demokrat Parti kurucu Genel Başkanı Celâl BAYAR, Cumhurbaşkanı tarafından affedildi. 23.Mart.1963 günü Kayseri ceza evinden çıktı. Bir AP heyeti tarafından törenle karşılandı. Bayar, Ankara’ya geniş güvenlik tedbirleri altında geldi. Olaylar çıktı. AP Genel Merkezi saldırıya uğradı.   
22.Mart.1963           
3. Cumhurbaşkanı ve DP Kurucu Genel Başkanı Celâl Bayar sağlık nedeni ile tahliye olarak Ankara’ya gitti. Nümayişçiler AP genel merkezine tekrar saldırdılar.
02.Nisan.1963          
DR. SADETTİN BİLGİÇ’İN EVİNDE YAŞANANLAR ve Süleyman Demirel.
AP genel merkezine vaki sürekli saldırılar, artan gerilim ve yükselen tansiyon AP teşkilâtı ve üst yönetiminde moral bozukluğuna yol açıyor ve gerginlik-yılgınlık yaratıyordu. İşte, böyle olaylı ve sıkıntılı geçen 01.Nisan.1963 gününden sonra 02.Nisan.1963 günü sabaha karşı saat 5.00’de Dr. Sadettin Bilgiç, Süleyman Demirel ve Dr. Faruk Sükan, Sadettin Bilgiç’in evine gelirler. Kapıyı, sabah namazına kalkmış olan Sadettin Bilgiç’in babası açar. Demirel, kapıdan girer girmez, hiçbir yerde konuşulmadı halde; “-Amca bi partiyi kapatmaya karar verdik. Elli sene daha bu memlekette demokrasi olmaz” der. Baba önce gelenleri içeri davet eder ve “Buyrun siz yorgunsunuz. Birer kahve için de konuşalım” diye cevap verir. İçeri girerler. Kahveler gelir. Baba, Süleyman Demirel’e  aynen şöyle konuşur : “Partiyi siz mi kurdunuz ki kapatacaksınız ? Partiyi kurucular kurmaz. Millet benimserse parti kurulmuş olur. Gelişir. Parti Büyük Kongresini yapmıştır. Kapattım demekle kapanmaz” dedi ve devamla; “İhtilâli yapan adam Cumhurbaşkanı, yaptıran adam Başbakan olacak. Siz de, sözüm ona iktidara namzet partinin yetkilileri olacaksınız. Bunu çelik çomak oynamak mı zannettiniz ! Bunların hepsi olacak ve olacakları da haddi azamisi olmuştur. Bundan sonra bir şey olmaz. Birer duş aldıktan sonra gidin işinize.” Hiç kimseden bir cevap gelmeyince de sözlerini şu cümle ile noktalar: “Sadettin vazifeye devam etmezse bu evde oturamaz. Ev benim derse, ben bu evde oturamam.” Yine kimseden ses çıkmaz ve herkes kendi evine gider. Ancak, aynı gün toplanması gereken Temsilciler Meclisine Demirel; “Bu memlekette elli yıl daha demokrasi olmaz” biçiminde haber gönderir ve toplantıya katılmaz (!?)
Aynı gün toplantıda Demirel müstafi sayılarak yeni görev taksimi cihetine gidilir.                
09.Nisan.1963          
27 MAYIS BAYRAM İLAN EDİLDİ. (CHP’nin teklifi ile..) Kanun No: 2379
NOT: 27 Mayıs bayramı, 12 Eylül 1980’den sonra, Milli Güvenlik Konseyi Üyesi Orgeneral Sedat CELÂSUN’ un teklifi doğrultusunda; 17 Mart 1981 tarih ve 44 sayılı oturumda görüşülerek ret ve iptal edilerek kaldırıldı. Sonradan; (12 Eylül 1990 tarihli Hürriyet) Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Sayın Kenan EVREN, Celâlettin ÇETİN ile yaptığı mülâkatta şöyle diyor: “Bir bayram yapıldığı zaman milletçe kutlanmalıdır. Örneğin Cumhuriyet Bayramı diyoruz, milletçe kutluyoruz, Otuz Ağustos diyoruz, gene hepimiz can ve gönülden kutluyoruz. Ama, 27 Mayıs’ı kutlayamaz olduk, yalandan kutlar gibi görünüyorduk..”   
21.Mayıs.1963           
Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Alpaslan Türkeş ve arkadaşlarının 2.ihtilal teşebbüsü. Aygemir’ e bağlı birlikler Ankara’nın merkezi yerlerini tuttu. Radyoevini ele geçirerek İlhan Baş tarafından devrim bildirileri okutuldu. Gece yarısından itibaren Hükümet birlikleri harekete geçerek sabaha karşı duruma hakim oldu. Teşebbüs bastırıldı. İhtilâlciler tutuklanarak Mamak Muhabere Okulundaki sıkıyönetim mahkemesi tarafından yargılandılar. Aydemir ve Gürcan hakkında verilen idam cezası infaz edildi. Türkeş ve arkadaşları beraat ederek tahliye oldular.
İNÖNÜ; Bugün yapılan (ikinci) başarısız darbe girişiminin ardından ise, İnönü derin üzüntüsünü şu sözlerle dile getiriyordu : “Şerefsiz sergüzeştçiler (maceraperestler) yüzünden bu topraklarda medeni ve demokratik nizamın davacısı olanların yüreklerinde açılan yara büyüktür.” 
21.Mayıs.1963                        Celâl BAYAR tekrar Kayseri Cezaevine gönderildi.
12.Eylül.1963                          Türkiye, o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile işbirliği anlaşması / protokolü imzaladı. (Ankara Anlaşması)        
17.Kasım.1963       
Askeri darbeden sivil idareye geçtikten sonra yapılan ilk “Mahalli Seçimler”
AP, % 45.36 – CHP, % 36.21 – CKMP, % 2.98 – YTP, % 6.54 – MP, % 3.18 – TİP, % 0.36 – Bağımsızlar,  % 5.40  ( 1961’e göre;  AP (+1) 0.56 –  CHP  (-) 0.49 – CKMP, (-) 11.02 ) CHP+Bağımsızlar
02.Ocak.1964         
Milli Gelir: fert başına 200 Dolar, “AP Meclis Grup Başkan Vekillerinden Balıkesir Millet vekili Cihat Bigehan’ın konuşmasından”
02.Ocak.1964         
İnönü; (Mecliste Kıbrıs’la ilgili olarak yaptığı konuşma) “Büyük Meclise arz edeyim ki, ben bu toplantıya gelmeden önce, bütün parti liderlerini topladım. Kıbrıs meselesi hakkında cereyan eden hadiseleri, takip ettiğimiz politika ve istikbal için ihtimalleri hûlusla ve tafsilâtıyla arz ettim. Umumi efkâr önünde sorumlu bir adamın ve sorumlu parti liderlerinin açıkça münakaşa edemiyecekleri her konuyu görüştük. (İİ, TBMM Konuşmalar, 1961-1973, s. 182)   
04.Mart.1964           
KIBRIS Davası Kaybedildi. Başbakan İsmet İNÖNÜ’ nün azınlık CHP Hükümeti; Garanti antlaşmasından doğan hakkını kullanmadığı ve (dolayısı ile) askeri müdahale görevini yerine getirmediği için, Birleşmiş Milletler Barış Gücünden medet ummuş ve 4 Mart 1964 tarihinde katil Papaz Makarios’ un Hükümetinin “Meşru Hükümet” olduğunu kabul ve tescil etmiştir. Çoğu zaman unutulan bu önemli gerçek, Türk ve Kuzey Kıbrıs kamuoyunun dikkatine önemle arz olunur.
04.Haziran.1964        AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala (Paşa) İstanbul’da vefat etti.
07.Haziran.1964       
Cumhuriyet Senatosu Kısmi Yenileme Seçimleri yapıldı.
SONUÇ: AP, % 50.30 – CHP, % 40.80 – CKMP, % 3.00 – YTP, % 3.50 Bağımsızlar: % 2.30..,   51 Senatörlükten  31’ini AP., 19’unu CHP kazandı, 1’ini bağımsız aldı. 
12.Haziran.1964       
AP temsilciler meclisi toplandı. Genel Başkan Vekilliği Süleyman Demirel’e teklif edildi. Kabul etmeyince Dr. Sadettin Bilgiç Genel Başkan Vekili seçildi.
18.Haziran.1964       
AP Genel Merkezine; Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından 4-193 sayılı bir mektup gönderilerek; “Hükümet aleyhine vaki davranışların önlenmesi ve ülkeyi yeni bir buhrana sürüklemekten şiddetle kaçınılması ve bu meyanda gerekli parti içi önlemlerin alınması” talep olundu.   
27 Haziran 1964                      Fethi GÜRCAN idam edildi.
05 Temmuz 1964                    Talat AYDEMİR idam edildi.
Adalet Partisi
(1961-1980, 19 Aralık 1992 & 1995 – 2009)
Adalet Partisi (AP), 1961-1980 yılları arasında faaliyet göstermiş merkez sağ ve liberal görüşlü bir siyasi partidir. 1965-1971 yılları arasında tek başına, 1970'li yılların büyük bölümünde ise koalisyonlarda ülke yönetiminde söz sahibi olmuş olan parti 12 Eylül sonrasında 1980 yılında diğer siyasi partilerle birlikte kapatıldı. Adalet Partisi, Parti içinde birçok eski DP'li politikacı bulunmaktaydı. AP özellikle idamların ardından oluşan toplumsal tepkiyi iyi bir şekilde değerlendirdi. Bu Demokrat Parti seçmen tabanının büyük bir kısmının AP'yi tutmasını sağladı. Adalet Partisi Türk siyasal hayatında asıl çıkışını ise 1964’de Süleyman Demirel’in genel başkan seçilmesiyle yapmıştır.
Siyasi yelpazede merkez sağda bulunan Adalet Partisi; piyasa ekonomisini benimsemiş, kalkınmacılığı ve büyümeyi hedef almıştı. Toplumsal ilişkilerde dinsel öge ve yapıları kollamakla birlikte temelde laik bir partiydi. Muhafazakâr ve liberal çevrelerin merkezine oturabilmişti. Ancak bu 1970’teki bölünmeyle son buldu ve İslamcı ve liberal kanat partiden koptu. Buna rağmen Adalet Partisi’nin hem kırsal hem de kentsel alanlarda etkinliği sürmüştür.
27 Mayıs Darbesi'ni yapan Silâhlı Kuvvetler; Demokrat Parti'nin birçok yönetici ve milletvekilini Yassıada'da toplamış, partiyi kapatmış, 16 Eylül 1961'de Hasan Polatkan ile Fatin Rüştü Zorlu'yu ve 17 Eylül 1961'de ise Adnan Menderes'i idam ettirmişti. Adalet Partisi, kapatılan Demokrat Parti'nin (DP) ardılı olarak, böyle bir ortamda siyaset sahnesine çıktı. Tahsin Demiray, Ethem Menemencioğlu, Mehmet Yorgancıoğlu, Muhtar Yazır, Nemci Ökten, Cevdet Perin, Emin Acar ve Kâmuran Evliyaoğlu gibi Demokrat Parti'nin bazı eski üyeleri ile 27 Mayısçılarla görüş ayrılığına düşen emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala ve Şinasi Osma, Halit Ağca ve Dr. İhsan Önal gibi çeşitli kişiler, 11 Şubat 1961'de bir dilekçe vererek Adalet Partisi'ni kurdular. Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından siyasi partilerin "demokrat" adını kullanması yasaklandığından, partiye Adalet Partisi adı verildi.
AP, kurulduğu yıl içerisinde 61 ilde teşkilatını tamamlayıp 15 Ekim 1961 seçimlerine katıldı ve %34,8 oy toplayarak 450 üyeli TBMM'de 158 milletvekilliği, 150 üyeli Cumhuriyet Senatosu'nda ise 70 senatörlük aldı. Seçim sonuçları neticesinde, birinci parti olarak çıkan Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel başkanı İsmet İnönü liderliğinde Cumhuriyet tarihinin ilk koalisyon hükümeti olan CHP-AP koalisyonu kuruldu. 24 Mart 1963'te Celal Bayar Kayseri Hapishane'sinden sağlık nedenleri ile tahliye edilmesi ve Ankara sokaklarında AP'lilerce karşılanması çeşitli gençlik örgütleri ve subaylardan oluşan bir grubun Celâl Bayar 'ın evini, Adalet Partisi genel merkezini, Son Havadis ve Yeni İstanbul gazetelerinin Ankara Bürolarını tahrip etmesiyle sonuçlandı.
AP genel başkanı Ragıp Gümüşpala'nın 6 Haziran 1964'teki vefatının ardından geçici genel başkan Sadettin Bilgiç, 27-29 Kasım 1964 tarihlerinde düzenlenen büyük kongrede görevini  Süleyman Demirel’e devretti. Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi 1965'te İsmet İnönü başbakanlığındaki Cumhuriyet Halk Partisi hükümetini düşürdü. Henüz milletvekili olmayan Demirel 1965 seçimlerinde Adalet Partisi'ni birinci parti yaptı ve meclise oyların % 52.9 olan 4.921.236 oyla 240 milletvekili seçtirdi. Senatoya ise Adalet Partisi'nden 97 senatör seçildi. Bu sonuçlarla I. Demirel hükümeti kuruldu. 1969'da partinin oy oranı düştüyse de 1965 seçimlerinde geçerli olan Milli Bakiye Sistemi yerini d'Hont Sistemi'ne bıraktığından Adalet Partisi'nin milletvekili sayısı arttı. Böylece AP, 1969 seçimlerinde oyların %46,5'ini almasına rağmen parlamentoya 256 milletvekili soktu.
Süleyman Demirel, Cavit Şadi Pehlivanoğlu ve Türkiye Odalar Birliği Delegasyonu 1970 yılının Şubat ayı bütçe görüşmelerinde, partili bazı milletvekilleri ve senatörler bütçeye ret oyu vererek II. Demirel hükümetini düşürdüler. Bunlardan 41 kişi partiden ayrılarak Ferruh Bozbeyli başkanlığında Demokratik Parti'yi kurdular.
60'lı yılların sonuna yaklaşılırken tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de sağ-sol çatışmaları, öğrenci hareketleri, işçi mitingleri ve Amerikan aleyhtarlığı artmıştı. Kısa bir süre sonra, Türk Silâhlı Kuvvetleri 12 Mart 1971 muhtırasıyla Süleyman Demirel'i başbakanlıktan uzaklaştırdı ve Adalet Partisi'ni iktidardan düşürdü.
Adalet Partisi'nin yükselişi 14 Ekim 1973 seçimlerinde durdu. Bu seçimlerde CHP  birinci parti olarak 185 milletvekili çıkarırken; AP'nin oy oranı %29,76'ya, milletvekili sayısı 149'a, senatör sayısı da 22'ye indi. Bu düşüş’ün nedeni:, CHP'nin yükselişi olduğu kadar, Adalet Partisi'nden kopan Demokratik Parti ve Milli Selâmet Partisi gibi küçük partilerin sağ oyları bölmesi idi... Seçimlerin ardından CHP-MSP koalisyonu kuruldu, KIBRIS davasıyla bu hükümet itibar topladı, ancak Bülent Ecevit erken seçime gitmek üzere ayrılınca hükümeti kurma görevi Adalet Partisi'ne kaldı. Adalet Partisi yanına MSP, Cumhuriyetçi Güven Partisi (Turhan Feyzioğlu) ve Milliyetçi Hareket Partisi 'ni alarak Milliyetçi Cephe'yi oluşturdu.
1975-1977 yılları Milliyetçi Cephe ile geçti. 1977 erken seçimleri de siyasal görünümü değiştirmedi. Kimse tek başına iktidar olamadı. CHP azınlık hükümeti kuruldu. Güvenoyu alamayınca, Adalet Partisi II. Milliyetçi Cephe'yi kurdu. Ancak 1977 sonunda hükümet gensoruyla düşürüldü. Siyaset istikrarsızlığı, terör, dış baskılar, iktisadi gerileme ve hayat pahalılığı son haddindeydi. 1979 sonunda Adalet Partisi eski ortakların parlamento desteğiyle azınlık hükümeti kurmuşken 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle perde kapandı. Parti diğer siyasi partilerle birlikte 16 Ekim 1981 tarihinde resmen feshedilmiştir.
Adalet Partisi, Demokrat Parti'nin mirasçısı olduğunu her zaman vurguladı, hatta ilk seçimlerde eski Demokrat Parti'lileri partiye aday gösterdi. Milliyetçi, sağcı ve muhafazakâr  bir partiydi, sağa kaymış, aşırı akımları desteklediği için liberallerce eleştirilmiş ve ikiye bölünmüştü. Partiye önceleri oy veren tarikat ve tekkeler sonradan MSP'ne yönelmişti.
Partiyi yıpratan Milliyetçi Cephe dönemi olmuştu. Milliyetçi Cephe Adalet Partisi-MSP VE MHP ittifakıydı ve bir askeri darbeyi daha hazırlamıştı. 12 Eylül darbesi geldi ve bütün siyasi partiler kapatıldı.
19 Haziran 1992 tarihinde kabul edilen 3821 sayılı Kanun ile daha önce kapatılmış olan Siyasi Partilerin, aynı ad, rumuz, amblem, rozet ve benzeri işaretleri kullanarak yeniden açılmasına müsaade edildi.
Bunun üzerine Adalet Partisi Büyük Kongresi Dr. Sadettin Bilgiç’in öncülüğünde 19 Aralık 1992 tarihinde Ankara Atatürk Spor Salonunda toplandı. Bu Kongre Partinin son genel Başkanı Süleyman Demirel ile 1965 den beri onun en büyük rakibi Genel Başkan Yardımcısı Teşkilat Başkanı Sadettin Bilgiç arasındaki rekabetin son raunduna sahne olmuştur.
Sadettin Bilgiç, Eski Bolu Milletvekili Müfit Bayraktar öncülüğündeki bir grup eski AP milletvekili Adalet Partisinin Kimliğinin devam ettirilmesi yolunda bir cepheyi Doğruyol Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel'e karşı cephe açtı.
Katılan delegelerin ezici bir çoğunluğunun kararı ile Adalet Partisi Mevcut bulunan ve İktidarı elinde bulunduran Doğru Yol Partisine katılma kararı alarak tüm mal varlığı borç ve alacakları ile DYP ye katılmıştır. Geleneksel olarak aynı partinin devamı olan Büyük Türkiye Partisi askerlerce kapatıldıktan sonra kurulan Doğru Yol Partisi aynı çizgiyi izledi. Bu suretle Selanik Sokak'ta bulunan 5 katlı AP genel merkez binası da dâhil olmak üzere birçok mal Doğru Yol Partisi'nin oldu.
Adalet Partisi, isminin tescil edilmesi ve saklanması için 11 Nisan 1995 tarihinde; Adalet Partisinin 1980 öncesi son Ankara İl Başkanı Bülent Şimşek Özçelik’in girişimleri sonucu yeniden açılmıştır. 26 Kasım 2009'a kadar faaliyet göstermesine karşın, seçimlere katılma yeterliliğine sahip olmadığı için “hiçbir seçime katılmayarak” sadece tabela partisi olarak kalmıştır. 26 Kasım 2009’da kapanan Adalet Partisi’nin son genel başkanlığını Avukat. Bülent Şimşek Özçelik yapmıştır. (Vikipedi, özgür ansiklopedi) 

19 Haziran 2015 Cuma

Ermeniler tarafından yapılan Türk, Kürt Soykırımı ve Tarihi Gerçekler

Türk, Kürt (Osmanlı/1912-1923) Müslüman’lara Karşı Mezalim; Vahşet, Kalleşlik, İhanet, Cinayet, Kıyım, Sürgün ve Soykırım Suçlusu Taşnak ve Hınçak partizanı Ermenilerdir…
Derleme: Mustafa Nevruz SINACI
Sözde Ermeni soykırımının 100. Yıl dönümü (24 Nisan 2015) vesilesiyle, aç, yoksul ve sadakaya muhtaç Ermenistan’ın Türkiye’yi hedef alan ve şerefli Türk milletini, haksız yere aşağılayıcı söylemlerini yoğunlaştırdığı görüldü. Özellikle, başta Papa olmak üzere, bazı iç ve dış (yabancı) devlet adamlarının bu konudaki söz ve tavırları da Ermenistan’ı, bu dayanaksız, asılsız ve mesnetsiz saldırgan politikalarında şımarttı, yüreklendirdi.
Tarihi gerçekleri saptıran ve hukukun üstünlüğü ilkesini hiçe sayan bu fiil, eylem ve söylemler karşısında devletimizi temsil edenlerin ve siyasetçilerin gösterdikleri tepkiler çoğu zaman yersiz, yetersiz, etkisiz ve anlamsız kaldı. Örneğin Avrupa Parlamentosunun (AP) son kararında görüldüğü gibi, adeta Türkiye’nin o tarihe dair uydurulan yalan, palavra ve menfur iddiaların, sanki gerçekmiş gibi sorumluluk yüklenerek,  bu sözde sorumluluğu kabul etmeye eğilimli olduğu biçiminde lanse edilmekte ve yorumlanmaktadır.
Oysa Mustafa Kemal ATATÜRK, Büyük Nutuk’ta Ermenilerin Müslümanlara karşı uyguladığı zulüm, işkence, imha ve yok etme politikasını şöyle anlatmaktadır: “Ermeni kıt'ali konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildir. Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cesaret alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler. İntikam düşüncesiyle her tarafta hain ve insafsız bir şekilde öldürme, toplu katliam ve yok etme siyaseti gütmekte idiler. Ermeniler, …binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdir. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdir. Müslümanlar yalnızca aile efradı, can, mal ve namuslarını korumak için karşı koymuş, meşru müdafaada bulunmuş ve kendilerini savunmuşlardı."
            Tarihi gerçekler böyle iken; 1. Dünya Savaşındaki insanlık düşmanı hain ve işbirlikçi Emperyalistlerin propaganda belgelerinden etkilenip, bazı yabancıların o tarihlerde Osmanlıya düzen kurup, ihanet, alçaklık, kalleşlik ve nankörlükle Türklere yapılan zulmü görmezlikten gelip, Türkiye Cumhuriyetini hedef tahtası haline getirmeye çalışmalarını şiddetle kınıyor ve reddediyorum. Bu ihanet, alçaklık ve şeamet dünya durdukça Türk Milletine okutulmalı, genç nesillere ısrarla öğretilmeli ve gelecek nesillerin düşmanlarını bellemesi sağlanmalıdır.
            Kaldı ki, Türk Milletini haksız/hukuksuz, belgesiz, dayanaksız, yalan yere, riyakârca ve müfterice soykırım yapmakla suçlayanlar uluslararası hukuk, adalet ahlâkı, bilim ve bilinç kavramını da açıkça ve alçakça ihlal etmektedirler. Birleşmiş Milletlerin 9 Aralık 1948 tarihli “Soykırımla Mücadele Sözleşmesi” hangi olayın soykırım olarak tanımlanabileceği yetkisini sadece o olayın cereyan ettiği ülkenin ilgili mahkemesine veya yetkili kılınmış bir uluslararası mahkemeye vermektedir. En son Malta Mahkemeleri kararları hariç, ortada görülen bir dava veya usul ve hukuka uygun olarak açılma hazırlığı yapılan bir dava yoktur. Olayın objektif ve tarafsız kişiliğe sahip, saygın tarihçilerce çözülmesi tezi de karşılık bulamamaktadır.
            Bu anlamda, başta Osmanlı’yı haklı bulan ve bütün tutukluları beraat ettiren İngiliz Malta Mahkemeleri olmak üzere, başkaca görülen bütün davalar; Ortada Türkler tarafından yapılmış bir soykırım olmadığı” hüküm ve kanaatindedirler. Kaldı ki, Trabzon’dan Silifke’ye kadar uzanan hatta bir-kaç bin Müslüman toplu mezarı bulunmasına rağmen, şu ana kadar bir tane dahi Ermeni toplu mezarına rastlanmamıştır. (Prof. Dr. Ata Atun-KKTC/Mustafa Nevruz Sınacı, Küresel Almanak)   
            Bugün Ermenistan’ın beklentileri doğrultusunda Türklerin soykırım yaptığını iddia eden parlamentolar, uluslararası kuruluşlar ve siyasetçiler sözleşmenin bu hükmünü yok sayarak kendilerini mahkeme yerine koymak gafletine düşmektedirler.
            Bunlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Perinçek davasında soykırım iddiasının tartışmalı bir konu olduğu hükmüne vardığını da unutturmak ve Amerika'daki 69 ünlü tarihçinin 1985 tarihinde yaptıkları açıklamada Ermenilerin soykırım iddialarını kabul etmediklerini de gözden kaçırmak istemektedirler.
            Türkiye karşıtı iftira kampanyaları ve asılsız propagandaların etkisi altına girenler:, Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı yıllarında yüz binlerce masum, silâhsız, savunmasız ve korumasız Türk’ü kalleşçe öldürdüğünü görmezlikten gelmekte, gene Ermenilerin 26 Şubat 1992 tarihinde gerçekleştirdikleri Hocalı Katliamında 106 kadın ve 83 çocuk olmak üzere toplam: 613 Azeri soydaşımızı katlederek soykırım yaptıklarını unutturmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca, Ermenistan’ın Yukarı Karabağ ve civarında yaşayan yaklaşık bir milyon Azeri’yi ev, yuva ve yurtlarında kopararak tehcire neden olduklarını, Azeri topraklarının % 20’sini işgal ettiklerini göz ardı etmektedirler.
            40’tan fazla Türk Büyükelçisi ve diplomatını katleden Ermeni ASALA terör örgütü anısına Erivan’da Yerablur Askeri Mezarlığında anıt dikerek bu terör örgütüne açıkça sahip çıkan, suçunu ikrar, itiraf ve iktisap eden Ermenistan, “hesap sorması değil, hesap vermesi” gereken, mâşeri vicdanlarda mahkûm, aklen ve evrensel hukuka nazaran mahpus bir ülkedir.
            Fitne, fücur, iftira ve sanal propaganda kampanyaları ile tarihten bugünün siyasi hesapları, haksız gasp, hileyle iktisap (Tanıma, Tazminat, Toprak), alenen yolsuzluk ve hırsızlık için malzeme çıkartmaya çalışmak yanlıştır. Yapılması gereken: Tarihi; namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu tarihçilere bırakmaktır. Bu istikamette Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından alınan “ortak tarih komisyonu kurulması” önerisini kabule yanaşmayan Ermenistan, bu çözümü de küstahça engellemiş bulunmaktadır.
            Şu hale nazaran: Ermenistan’ın izlediği bu onursuz, sorumsuz ve şaibeli politikaları şiddetle kınıyor, Türk siyaset adamlarını bu konuda daha kararlı bir tutum izlemeye davet ediyor, yabancı devlet adamlarını ve parlamentoları  da Türk milletini incitecek gerçek dışı suçlamalardan vazgeçmeye çağırıyorum. 
            AKIL, VİCDAN, İLİM VE İRFAN’LARA HİTAB
            Bütün Anadolu evlâtlarının çocukluğu, çılgına dönmüş ve adeta kudurmuş Ermeni çetelerinin Türk/Müslüman köylerini nasıl yakıp yıktıkları, köylüleri Camiye toplayıp hepsini hunharca yaktıkları!. Vahşet, kancıkça cinayet, hunharca katliam ve tecavüz olaylarının çokça konuşulduğu ortamlarda geçmiştir. Meselâ, 1980'li yıllarda Şebin Karahisar havalisindeki köylerde yaşayan ihtiyarlar 1980 öncesi iç çatışmalardan çok, hâlâ Ermenilerin Müslüman ahaliye yaptıkları eziyet, işkence, mezalim, soykırım ve katliamlardan söz ediyorlardı.
Elbette o yıllardaki işgaller içimizden kışkırtmalar dönemlerinde Osmanlının Ermenileri tehcir ederek Taşnak Hınçak gibi katliam örgütlerinin barınma alanlarını ortadan kaldırmadan Rus ve Fransız İşgal ordularının sağladığı Silah ve destek yardımları ile aşırı giden çeteleri ancak desteksiz bırakarak önleye bilirdi ve Tehcir uyguladı.
Tabii işin kötüsü bu tehcir sırasından bulundukları yeri terk etmek zorunda kalan Müslümanlarda yollardaki eşkıyalar tarafından soyuldu katledildi. Ermeniler tehcir sırasındaki verdikleri zayiattan çok fazlasını bölge halkına bil hassa Kürtlere daha ağırlıklı olarak Karadeniz deki dağlık yerleşim birimlerine de verdiler. Bu yüzden acılar tek taraflı değil herkes için acı idi ve kayıplarda her kesimden idi.
Okuduğum tarafsız yazılarda dahi o sıralarda Ermeni Çeteleri doğuda Ruslar ve güney doğuda Fransızlar tarafından kullanıldılar. Bu acımasız Katliamların haberleri ile dolukmuş olan Kahramanmaraş ve Gaziantep havalisi Bir Müslüman kadının başörtüsünü zorla çıkarmaya çalışan ve o sıralarda Ermenileri aşırı destekleyen  birkaç Fransız askerinin bu densizliği sonunda içlerinden birini vuran Sütçü İmam ve onu ararken kışkırtılan ahalinin ayaklanması ile Fransızların tam teçhizatlı modern silahları olan Fransız orduları sivil halkın çakar almaz Tüfekleri, zekaları ve araziyi iyi tanımaları sayesinde perişan edilip bozguna uğrayarak çekilmek zorunda kaldılar. Bu düzenli ordu kullanmadan halkımızın kazandığı çok önemli moral savaşlarından biri idi. Kaba taslak anlatmaya çalıştığım bu çok eksikli yazıya Vahdet adlı yeni çıkan bir gazetenin köşe yazarının yazısı ile devam edelim..
BİNLERCE YILLIK VAN ŞEHRİNE NE OLDU?
Bugün Van’a gidenler şehirde gerçek anlamda tarihi eserle karşılaşmazlar. Oysa Van köklü tarihi olan bir şehirdir. Bir Vanlıya bu soruyu yöneltirseniz, kalenin öte yüzünde eski Van harabelerini size gösterir. İşte size 100 yıllık bir şehir harabesi! Van Ermenileri 15 Nisan 1915'te isyan başlattılar. Osmanlı yönetimi 17 Mayıs’ta şehri boşalttı. Van’ı ele geçiren Ermeniler şehri yaktı. (Acaba gafil HDP’li başkan isyanın yıldönümünde faillerini lanetleyen bir konuşma yaptı mı?) Böylece Ruslar Van'ı kolayca işgal ettiler. 
Rus işgali yayıldı. Bitlis, Muş işgal edildi. Şimdi terör örgütü ve onun uzantısı siyasi parti Ermeni zulmüne ve Rus işgaline uğrayan bölge üzerinde hak iddia ediyor! Eğer bölgede Müslüman kıyımı olmuşsa ki, tehcire rahmet okuttuğu söyleniyor, bu kıyıma maruz kalanların çoğu Kürtler olmalıdır! Öyleyse neden HDP Avrupa Parlamentosu’nun “soykırımı tanıyın” kararını destekledi? Neden bu karar karşısında “Türkiye partisi” olduğunu haykıramadı? Ben derim ki bunların kuyrukları ve yularları Ermenilerin elinde!
Asala saldırıları bitti, PKK saldırıları başladı! İki örgüt kanka! Bu “kanka”lık kan kardeşliği değil, kan dökme kardeşliği. Kürtlük için çalışan bir kuruluş halkını katleden Ermeniler’le nasıl olur da işbirliği yapar? Bu sorunun cevabı zor değil aslında. Aynı durum Ermeniler için de söz konusu: Tehcir sırasında Ermeniler’i kıyıma uğratanların Kürt aşiretleri olduğu biliniyor! “Biz birbirimizi öldürürüz ama ortak düşman Türkiye’ye karşı işbirliği yaparız.” Mesaj budur.
Her konuşmasında haçı biraz daha belli olan sahte Selahaddin, Türkiye’nin reflekslerine asla sahip değil. Önümüzde güzel bir örnek var… Birinci Dünya Harbi patlayınca Said Nursi memleketi Bitlis ve çevresinde talebeleriyle milis birlikleri oluşturarak Rus-Ermeni ittifakına karşı mücadele etti. Talebeleriyle Van Kalesi’ni savunmak istedi, Van Valisi Cevdet Bey'in ısrarıyla Gevaş'a çekildi. Molla Said, 30-40 kadar asker ve talebeleriyle Rus kozaklarını durdurdu, halkın mal, can ve namusunu korudu. 
YÜZYIL ÖNCEDEN BAHSEDİYORUZ…
Saidi Kürdî (o zaman bu ismi tercih ediyordu) yüz yıl önce vahdet için silahı eline alıp düşmanı durduruyor. Yüz yıl sonra Kürtlük iddiasındaki Selahaddin, Ermeniler’le aynı safta yer alıyor! Biri bana bunu izah etsin! Diyelim ki… Ermeniler maramlarına erdiler… Bütün dünyanın baskısı ile sürüldükleri şehirlere dönmeye başladılar… Nereye döneceklerini sanıyorsunuz? Van’a, Bitlis’e, Muş’a, Siirt’e, Diyarbakır’a vs.
            BİR MESAJ
Değerli Büyüklerim, arkadaşlarım, kardeşlerim..
            Ermeni sorunu, maalesef Türkiye'de yeterince bilinmeyen bir konu, toplumda daha çok Ermenilerin ya da kendini Türk kimliğiyle gizleyen Kriptoların söylemleri duyuluyor ve onların söyledikleri gerçekmiş gibi kabulleniliyor. “Milli” eğitim sistemimiz gençlerimize bu konudaki gerçekleri öğretmiyor. Buna karşılık Ermeniler dört nesildir çocuklarını yalanlarla birer Türk düşmanı olarak yetiştiriyorlar.
            Broşürdeki bilgiler arasında özellikle olaylarda hayatını kaybeden Türk ve Ermenilerin sayıları ile zorunlu göçe tabi tutulan Ermeni sayısı ve Ermeni zulmünden kaçmak için yerinden yurdundan göç etmek zorunda kalarak çoğunluğu yollarda ölen Türklerin sayılarına dikkatinizi çekmek istiyorum.
            ABD'Lİ PROF. MCCARTHY:
            TÜRKLER DEĞİL ERMENİLER SOYKIRIM YAPTI
ABD'li tarih profesörü Justin McCarthy, soykırımı Türklerin değil Ermenilerin yaptığını açıkladı.(AA 24 Nisan 2015) Louisville Üniversitesi Tarih Profesörü Justin Mc Carthy, 1915 olaylarına dair Ermeni iddialarına ilişkin, “Elimizde binlerce ama binlerce belge var. Bu belgeler Türklerin değil, Ermenilerin soykırım yaptığını gösteriyor” dedi.
Mc Carthy, Toronto Üniversitesi’nde, Kanada Türk Dernekleri Federasyonu tarafından düzenlenen, “Doğu Anadolu’daki İnsanlık Trajedisinin 100. Yılı” konulu konferansta, 1915 yılında meydana gelen olaylarla ilgili bilgi verdi. 1915 Türkiye’sini anlamak için büyük fotoğrafa bakmak gerektiğini ifade eden Justin Mc Carthy, Rusya’nın o dönemdeki etkisinin gelişmeleri yönlendirdiğini söyledi. Söz konusu gelişmelerin din kaynaklı olduğunu anlatan Mc Carthy, ”Müslüman çoğunluğun ortasında kalan Ermeniler, Rusya’nın teşvikiyle devlet olmak istediler” diye konuştu.
İNSANLAR DEVLETE BAŞKALDIRDI
Bir devletin, vatandaşlarının yönetime başkaldırmasına karşı önlem almasının (zorunlu yer değiştirtme, sürgün, mecburi göç, tayin ve tehcir) soykırım sayılamayacağını belirten Mc Carthy, “Ermeniler yaşadıkları, bütün nimet, servet ve imkânlarını paylaştıkları, imtiyazlı bir topluluk olarak muamele gördükleri devlete başkaldırdılar. Hakikatte bunun adı nedir? Buna açıkça vatan hainliği denir” ifadesini kullandı.
Mc Crthy, isyancı Taşnak ve Hınçak Ermenilerinin, Van’ı işgal ettiklerinde şehirde katliam gerçekleştirdiklerini, Ruslara, geldiklerinde yapacak iş bırakmadıklarını ifade etti.
ERMENİLER İNGİLİZLERLE ANLAŞTI
Rusların teşvik ve tahrikleri ile devlet olma hayaline kapılan Ermenilerin, İngilizlere birçok teklifte bulunduğuna değinen Justin Mc Carthy, şunları söyledi: “O dönemde Osmanlı devletinin en kuvvetli, düzenli orduları doğu bölgesinde idi. Ermeniler, Bağdat demiryolunu tahrip etmeyi, bu yolla Osmanlı devletine darbe vurmayı teklif ettiler. Bağdat demiryolunun çalışamaz hale gelmesi, Osmanlı devletinin yarısının gitmesi, savaşın da kazanılmasının da garanti edilmesi anlamına geliyordu. Asi Ermeniler, İngilizlere güney ve doğuda karışıklık çıkararak yardımcı olmayı teklif ettiler.”
OSMANLI ERMENİLERİ BİLE ERMENİLERDEN KORKTU
Böylesi durumlarda devletlerin yapması gerekenin, insanlarını korumak olduğunu belirten McCarthy, ”Osmanlı da öyle yaptı. Ermenileri, olay çıkarttıkları bölgelerden başka yerlere taşıdı. Hatta Osmanlı, Ermenileri bile Ermenilerden korudu. Ermenilerin nefret ettiği Cemal Paşa, açlıktan ölmek üzere olan Ermenilere yiyecek dağıttı” değerlendirmesinde bulundu.
Mc Carthy, Ermenilerin doğuda Osmanlı askerlerini, devlet görevlilerin, valileri bile öldürdüğünü, astığını ve işkence ettiğini, bu olaylardan sorumlu bir tane bile Ermeni bulunamadığını aktararak, ”Şimdi kim soykırım suçlusu? Herhalde Osmanlı değil” diye konuştu. Tüm bu olaylar olurken, Osmanlı devleti yöneticilerinin, istese Ermenileri kolayca öldürebilecekken bunu yapmadığına dikkati çeken Justin McCarthy, ”sadece bu kişilerin yerlerini değiştirdiler” dedi. “Birileri 100 yıldır Osmanlı’nın Ermenileri katlettiğine dair belge arıyor” diyen Jsutin McCarthy, şunları kaydetti:
”Eimizde binlerce ama binlerce belge var. Bu belgeler Türklerin değil, Ermenilerin soykırım yaptığını gösteriyor. Osmanlı arşivleri açık ama Ermenilerinki değil. Tarih, insanların birbirini öldürmesine savaş der. 1915′te orada olanlar da soykırım değil, savaştı.”
Eski ABD Başkanlarından Ronald Reagan’a danışmanlık da yapmış olan uluslararası hukuk ve ABD anayasa hukuku uzmanı Bruce Fein de, bir olaya soykırım denilebilmesinin kriterleri olduğunu belirterek, ”1915 Türkiyesi’nde olanlara soykırım denilemez” ifadesini kullandı.
Öte yandan konferans salonuna gelen bir grup Ermeni, organizasyonu protesto etti. Eylemciler, daha sonra üniversitenin güvenlik görevlilerinin müdahalesiyle salonu terk etti.
ABD'Lİ PROF. JUSTİN MCCARTHY AÇIKLIYOR
Dünyayı kandıran Ermenilere Prof. Justin Mc Carthy'den anlamlı yanıt geldi.
McCarthy, "Ermeniler, İngilizlerle ve Ruslarla anlaşıp vatan hainliği yaptılar. Elimizdeki binlerce belge Türklerin değil, Ermenilerin soykırım yaptığını gösteriyor" dedi. Sözde Ermeni soykırımı konusunda ABD'li tarihçi Prof. Justin McCarthy'den çarpıcı bir açıklama geldi.
McCarthy, "Türkler Ermenilere değil, Ermeniler Türklere soykırım yaptı" dedi.
Louisville Üniversitesi Tarih Profesörü Justin McCarthy, Toronto Üniversitesi'ndeki "Doğu Anadolu'daki İnsanlık Trajedisinin 100. Yılı" konulu konferansta konuştu. 1915 Türkiye’sini anlamak için büyük fotoğrafa bakmak gerektiğini ifade eden Justin McCarthy, "Osmanlı, Ermenileri bile Ermenilerden korudu. Ermenilerin ise doğuda Osmanlı askerlerini, devlet görevlilerini, valileri bile öldürdü, işkence etti. Şimdi kim soykırım suçlusu? Herhalde Osmanlı değil" diye konuştu. Birilerinin 100 yıldır Osmanlı'nın Ermenileri katlettiğine dair belge aradığını söyleyen Mc Carthy, "Elimizde binlerce ama binlerce belge var. Bu belgeler Türklerin değil, Ermenilerin soykırım yaptığını gösteriyor. Osmanlı arşivleri açık ama Ermenilerin ki değil" açıklamasında bulundu.
ABD'li Tarihçi, McCarthy, "Elimizde binlerce ama binlerce belge var. Bu belgeler Türklerin değil, Ermenilerin soykırım yaptığını gösteriyor" dedi.
“ERMENİ KATLİAMI” İNGİLİZ PROPAGANDASI
Amerikalı ünlü tarihçi ve Osmanlı uzmanı Prof. Justin McCarthy, Londra’da verdiği konferansta, Ermeni katliamı iddialarının İngiliz propagandası olduğunu açıkladı. Ermenilerin sözde soykırım iddiaları için kendilerine neredeyse yegane kaynak seçtiği ünlü Mavi Kitap’ın, İngiliz hükümetince oluşturulan “Savaş Propaganda Bürosu”nca yürütülen dezenformasyon faaliyetinin bir parçası olduğu belgelendi.
İngiltere’deki Ermeni lobisinin, kendilerini “Yahudi Soykırımı kurbanları” ile eşdeğer göstermek için kullandıkları ve dünya çapında yayılamaya çalışılan Ermeni iddialarına başlıca “kaynak” Viscount Bryce ve Arnold Toynbee imzalı, ünlü Mavi Kitap (Blue Book), aslında İngiliz istihbaratının yalan haber ve iftira üretme makinesinin bir ürünü. Birinci Dünya Savaşı sırasında; Gerek Almanya’ya, gerekse Osmanlı Hükümeti’ne karşı yalan, uydurma ve iftira, karalama kampanyası yürüten ve bu amaçla İngiltere’de Wellington House’da özel bir Savaş Propaganda Bürosu (War Propaganda Bureau) kuran İngilizler., Anadolu’da faaliyet gösteren Amerikalı misyonerler ve İstanbul’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin de işbirliği ile belgeye dayanmayan, tamamen dedikodu ve düzmece bilgilerle sözde Ermeni katliamları yarattılar.       Asıl amaç, İngiliz subayların kafasında Türk subaylarının kötü, korku verici ve güvenilmez kişiler olduğu intibaını güçlendirmekti. 
PROF. JUSTIN MCCARTHY, TARİHÇİ VE OSMANLI UZMANI
İngilizlerin bu faaliyeti yürüttüğü Wellington House’un tüm belgeleri ise, savaş sonrasında yakılarak imha edildi. Tesadüfen sağlam kalabilen birkaç belgeden biri olan Mavi Kitap (ki bu mavi kitaplardan başka ülkeler ve başka olaylar için de çok sayıda üretildiği biliniyor) Ermeniler’in “üzerine atladığı” bir “belge” niteliğine büründü.
ABD’Lİ TARİHÇİ ORTAYA ÇIKARDI
Amerikalı ünlü tarihçi ve Osmanlı uzmanı Prof. Justin McCarthy, bir süre önce Londra’da SOAS’ta (School of Oriental and African Studies) verdiği konferansta, bakın bu “mide bulandırıcı” faaliyeti nasıl anlatıyor:
“... Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Wellington House’da gizli bir propaganda birimi kuruldu (2 Eylül 1914-Z.A.). Bu birimin amacı, İngiltere’nin düşmanlarını karalamak ve Amerika nezdinde, İngiliz görüşüne destek sağlayabilmekti ve İngiltere’de savaş sırasında moralleri yüksek tutmaktı. Wellington House’daki birimin başında Charles Masterman adlı bir Liberal Milletvekili vardı. Llyod George’un (David, İngiltere Maliye Bakanı-Z.A.) çok yakın bir danışmanıydı. Bu büroda çalışanlar arasında İngiltere’nin ABD Büyükelçiliği de yapan ve ABD’de çok sayıda dostu bulunan Viscount Bryce adlı bir entellektüel de vardı. Onun yardımcıların biri de Arnold Toynbee adında genç bir tarihçiydi.”
7 (YEDİ) MİLYON BELGE
“Savaş sonunda Wellington House’ın çalışma kayıtları imha edildi ve hatta böyle bir birimin varolduğu bile 1935’e kadar gizlendi. Ancak, kaynaklara ilişkin bir defterin kazayla günümüze kalabilmesi sayesinde bu birimin kullandığı kaynakları öğrenebildik. Ayrıca, burada imal edilen yayınların neler olduğu ve o zamanın teknolojiyle inanılmaz bir çabayla ABD’ye sevkedilen 7 milyon adet belgenin varlığını ortaya çıkardık.      
Ne yazık ki Bryce-Toynbee belgeleri İngiltere ve ABD’de genel bir kabul gördü ve Ermeni milliyetçileri tarafından kullanıldı. Bunların etkilerini karşılamak için Türkiye’nin bir tepki gösterdiğine ilişkin bir bilgi yok.
PROF. JUSTIN MCCARTHY, TARİHÇİ VE OSMANLI UZMANI                     
Zamanın önde gelen yazarları, ki aralarında Arnold Bennett, John Buchan gibi isimler de vardır, Wellington House’da çalıştılar. Çok sayıda yayıncı da bunlarla işbirliği yaptı. Kitaplar, broşürler, bildiriler yayınladılar. Bazı kitaplara da, savaşla ilgili görüşleri etkilemek için bölümler sokuşturdular. Bu referansları belirlemek genellikle mümkün olamıyor.”
ASIL HEDEF ALMANYA
“Wellington House’daki çalışmaların ana amacı Almanya’ya karşı faaliyetti. Ama Osmanlı İmparatorluğu da, hedef alınan başlıca yerlerden biriydi. Her ne kadar İngiliz Silahlı Kuvvetleri’ndeki subaylar, Osmanlı meslektaşlarına karşı sempatik duygular içinde idiyse de, asıl amaç, İngiliz subayların kafasında Türk subaylarının kötü, korku verici ve güvenilmez kişiler olduğu intibaını güçlendirmekti.”
HAYALİ İSİMLER
“Wellington House tarafından Osmanlılar konusunda yayınlanan kitapların listesi ve yazarları, çok sayıda asılsız bilgi ve ismi içeriyor. Örneğin Fa’iz isimli Suriyeli bir İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesinin anılarından sözediliyor. Böyle bir kişinin aslında hiçbir zaman varolmadığı da anlaşılıyor. Bu hayali kişinin, normalde bilmesinin mümkün bile olmadığı ve Talat Paşa’ya atfedilen düzmece özel konuşmalar kaleme alınıyor.”
“Wellington House, Amerikalılar ile İngilizler arasında o dönemde varolan çok iyi ilişkilerin ve İstanbul’daki ABD Büyükelçiliği’nin yanısıra Türkiye’de çalışan Amerikalı misyonerlerle olan çok iyi bağlantıları da ortaya koyuyor. Bu kişilerin ve kurumların Ermeni Milliyetçisi gruplar ve Osmanlı karşıtı çevrelerle çok yakın ilişkileri olduğu da anlaşılıyor. Elde edildiği öne sürülen bilgilerin çoğunun uydurulduğu da belli oluyor.”
MAVİ KİTAP, LLOYD GEORGE’UN SİPARİŞİ
“1915 yılında Doğu Anadolu’nan pek çok yerinde, savaş ve Ermeni ayaklanması sonucu kanun ve düzen bozuldu. Bryce ve Toynbee bu bölgelerde Türkler’in gerçekleştirdiği öne sürülen katliamları belgelemek amacıyla malzeme toplamaya başladılar. 1916 yılında Llyod George bunların Mavi Kitap adlı bir belgede toplanmasını istedi. Bu belge Parlamento’ya (İngiliz-Z.A.) sunuldu ve o gün bugün Ermeni radikal milliyetçilerinin klasik bir dokümanı haline geldi.”
“TOYNBEE TÜRK KARŞITIYDI”
“Toynbee’nin misyoner kaynaklardan aldığı bilgilerin doğruluğuna inandığı anlaşılıyor. Ama kendisi de bunları kendince biraz da süsledi. Çünkü neticede, ülkesi savaşta olan bir kişiydi ve ülkesi için yalan söylemenin mübah olduğuna inanıyordu. Daha sonraki kariyerinin gösterdiği gibi Türk karşıtıydı ama 1916’da Anadolu’daki Ermenistan’daki olayların çok uzağındaydı.”
“Toynbee’nin bilgi aldığı kaynaklara bakıldığında, onların da olayların çok uzağında kişiler oldukları ve güvenilirlik derecelerinin ya abartıldığı ya da çarpıtıldığı görülüyor. Örneğin, pek çok anektod, genellikle Batılı gözlemciler kastedilerek kullanılan ‘gezgin’lere atfediliyor. Ama bunların çoğunun sadece birkaç kilometrelik seyahat eden bir yerel Ermeni’ye ait olduğu ortaya çıkıyor. Anektodların onda birinde ise hiçbir kaynak gösterilmiyor. Diğer kaynaklar ise genellikle tamamen söylenti bazında bilgiler aktarıyorlar ve görgü tanığı gösteremiyorlar.”
DAİRESEL “BİLGİ” DOLAŞIMI
“Belgelerin kaynaklandırılması genellikle ‘dairesel’ bir seyir izliyor. Yani, çok sayıda olayda bilgiler İstanbul’daki ABD Büyükelçiliği’ne geliyor, buradan yayınlanan bilgiler yeniden kendi içindeki şahıslar aracılığıyla buraya geri geliyor. Büyükelçi Morgenthau ve Lepsius’un (Osmanlılar’ın Ermenilere karşı katliam gerçekleştirdiğini savunan iki yazar) raporlarında da bu ‘dairesel’ dolaşım gözleniyor.”
“TÜRKİYE’NİN TEPKİSİ YOK”
“Wellington House tarafından üretilen Almanya karşıtı propaganda kısa sürede unutuldu. Ama ne yazık ki Bryce-Toynbee belgeleri İngiltere ve ABD’de genel bir kabul gördü ve Ermeni milliyetçileri tarafından kendi davalarını daha da ileri taşımak için hep kullanıldı. Bunların etkilerini karşılamak için Türkiye’nin bir tepki gösterdiğine ilişkin bir bilgi yok. Söz konusu Mavi Kitap’ın yeni baskıları yayınlandı. Yakın zamanda üçüncü baskısı yapılan kitabın yayıncısı Ara Sarafyan, Wellington House’da hazırlandığına hiç değinmiyor ve kitaptaki kaynakların güvenilir olmadığı konusuna da hiç girmiyor. Sonuçta, İngilizlerin Birinci Dünya Savaşı propaganda faaliyeti, Türkiye’ye ve Türk halkına karşı zehirli etkisini hala sürdürüyor..”           
                ERMENİ SÜRGÜNÜ ALMAN TAVSİYESİ (*)
Prof. Ortaylı Ermenilerden özür kampanyasına karşı çıkarak “özür devletten devlete olur” dedi. Ortaylı “Ermeni tehciri (sürgünü) olayını, Sarıkamış sonrası, cephe gerisini temizlemek için ALMAN GENELKURMAYI’NIN TAVSİYE ETTİĞİNİ” söyledi.
Tarihçi Prof. İlber Ortaylı, bir grup yazar ve akademisyenin Ermenilerden özür dileme girişimi konusunda “Böyle özür olmaz, özür devletten devlete olur” dedi. Halen müdürlük görevini sürdürdüğü Topkapı Müzesi’nde sorularımızı yanıtlayan Ortaylı, Ermeni sürgününü o sırada askeri gerekçelerle Alman Genelkurmayı’nın tavsiye ettiği görüşünü vurguladı. Ortaylı 35 yıldır bu konu gündemde olmasına rağmen, Türkiye’nin Ermenice bilen konusuna hâkim Ermeni uzmanı yetiştirmemesini de “ağır bir ihmal” olarak niteledi.   
Prof. Ortaylı bu konudaki sorularımızı şöyle yanıtladı:
-Sayın Ortaylı, bir grubun Ermenilerden özür girişimi hakkında ne diyorsunuz?
Ortaylı- Özür devletten devlete konuşulacak iştir. Bir takım adamların kendilerini milletin temsilcisi yerine koymaları geçerliliği olan bir işlem değildir. Ermeni devleti ile görüşülür bu işler. Diasporadaki bazı Ermenilerle, buradaki adamların yaptıkları işler kimseyi ilgilendirmiyor. Ermenistan var ortada,  bunu onunla konuşacaksın. Ermenistan’la temas olursa öyle başlar bu işler. Devletler tartışır böyle işleri. Ayağa düşecek konular değil bunlar. Ayağa düşerse ne olur? Hiçbir netice alınmadığı gibi, insanlar birbirine düşman olurlar.
Kutuplaşma da artar.
-Peki bu özür işine girişenlerin amacı nedir sizce?
Ortaylı- Onların problemleri ayrı. O beni ilgilendirmiyor. ne istiyorlar bilmem. Onların hangi tutku ile hareket ettiğini bilemem. Ama işte kalkıp da TANER AKÇAM’IN KİTABI demesinler. Onu gerekçe göstermesinler. O kitabın BİLİMSEL BİR TARAFI YOK. O KİTAP SAMİMİ BİR KİTAP DA DEĞİL. Hiçbir şekilde güvenilemez. Tez mez diye de savunulamaz.
-Peki Ermeni tarihçilerle bu konuda bir temas oldu mu?
Ortaylı-Benim katıldığım herhangi bir şey olmadı. Ama bu konuda Ermenistan’la Türkiye’nin bilim çevrelerinin, establishment’in yani, Oturup karşılıklı konuşmaları, çalışmaları, tartışmaları lazım. Devamlı çalışmaları, görüşmeleri lâzım, devlet var karşında. Yani böyle özürdü, genosiddi gibi şeylerle olmaz. Bir takım adamların ortaya çıkması ile olmaz. Kim kimi tanıyor? Kim kimi temsil ediyor? Kimin adına konuşuyor? Amerika’daki kim yani? Orada 50 tane Ermeni kuruluşu var. Hangisi ne diyor?
ERMENİ KONUSUNDA ‘GENOSİD’ TANIMI İÇİN NE DİYORSUNUZ?
Ortaylı- Genosid değil tabii. Genosid devamlılık isteyen bir süreç. Osmanlı’da böyle bir şey yok. Böyle bir kültür yok. Millet-i sadıka demiş Ermenilere. Yaşam biçimi iç içe.
Almanların yaptığı ile bu iş aynı mı. Bu ALMANLARIN KENDİLERİNİ TEMİZE ÇIKARMAK İÇİN YAPTIKLARI BİR ŞEY. Yani herkes böyle bir şey yapıyor. BİZDEN EVVEL TÜRKLER YAPMIŞTI, diyebilmek için çıkarılan bir şey. Yarın kalkacak, Amerikalılar yaptı diyecek, öbür gün kalkacak Ruslar yaptı Ukrayna’da diyecek. Bunu yayacak böyle. Bir sürü kitap çıkmaya başladı. Stalin’in Yahudi katliamı diye. Bir anlamda yaymak istiyorlar. ‘ENDÜSTRİ DEVLETİ İŞÇİ SINIFINI EZER’ gibi bir tez haline getirmek istiyorlar. Universal bir şey haline getirmek istiyorlar.
            ALMANLARIN ERMENİ TEHCİRİNDEKİ ROLÜ NE?
Ortaylı- Zaten o sırada (1. Dünya Savaşı sırasında) GENELKURMAY BAŞKANIMIZ ALMANDI. Bizim Genelkurmay Başkanımız. Bronsart Paşa (Bronsart von Schellendorf). Ama Alman Genelkurmayının adamı tabii. Onlarla yazışıyor. Onlardan emir ve telkin alıyor. Buraya da telkin ediyor. Ermeni tehciri konusu da onların telkin ve tavsiyesi. Ruslar ilerlerken Ermeniler cepheyi geriden vuruyor. Onların Ermenileri sürmekte gerekçesi cephe gerisini teminat altına almak.
-Bu konuda belge var mı?
Ortaylı- Almanların askeri arşivlerinde bu konu mutlaka vardır. Ama ben ulaşamadım. Bonn’daki araştırmalarım sırasında “Armenische Frage” (Ermeni sorunu) diye bir dosya vardı kayıtlarda.  Onu istedim. Gelmedi. ‘Yerinde değil’ dediler.
-Ermeni tehcirinin Sarıkamışla bağlantısı var mı?
Ortaylı-Sarıkamış’ta ordu yenildi. Orada birlikleri ricat ediyor. Ruslar ilerliyor. İlerledikçe arkada Ermeniler var. Onlar yardım ediyor Rusların ilerlemesine. Almanların tavsiyesi de cephe gerisinden Ermenileri temizlemek.
-Tehcire uğrayan Ermenilerin sayısı konusunda görüşünüz nedir?
Ortaylı-Rakamlarla ilgili bir çalışmam yok, olmadı. Ama 1.5 milyon olmadığı çok açık. Hiçbir istatistik  1.5 milyon Ermeni göstermiyor o tarihlerde. Böyle bir rakam yok.
-Siz bu konulari hiç Ermeni tarihçilerle konuştunuz mu?
-Hayır konuşmadım. Tabii Türkiye gerekeni yapmamış. 35 yıldır bu dava gündemde. Ermeni tetkikleri yok. Ermenice bilen akademisyen yetiştirmiyor.
Yani böyle 10,15, 20 tane Ermenice bilen Ermeni uzmanın olur. Ermeni tarihini, edebiyatını kültürünü araştırırlar, yazarlar. Bunların sözü ve tezi daha çok dinlenir.
Yoksa boş iştir böyle herkesin eline kalemi alıp yazması.
Tabii şu da açık ki, bu tezi candan savunan insanlar oluyor, bu işten para kazanmak isteyen insanlar oluyor. Bu da var. Onun için bunun uzmanının yetiştirilmesi lazım. Aldırış etmediler. Türkler için böyle uzman muzman çok önemli değil. Ne işe yaradığını anlamıyorlar. Yani bu işi çok savunan birinin makalesine bakıyorsun, III. Nikola diye başlıyor mesela. Anladın mı? Onun tezini dinlemez kimse. (Not: III. Nikola yok!)
Dil bilecek. İz bilecek. Ermeni kitlesine, kültürüne katkısı bulunacak. Öyledir bu iş yani. 35 yıldır yetiştirememişiz işte.
Yine doğru dürüst kitap Esat Bey’in kitabı (Esat Uras). Sonra Esat’tan falan arınarak Kamuran’ın kitabı (Gürün). Onu da basmıyorlar. Başka da doğru dürüst bir kitap yok.
-Ermeni konusunun arkasından tazminat ve toprak talebi de gelir mi?
Ortaylı- Gelir. Gün gelir tazminat da talep eder. Şimdi etmeyeceğim diyor. Sonra eder. Yani genosidi kabul ettirdikçe, onu da eder ilerde. Günün birinde yeri gelince!
-Bu Ermeni konusuna daha geniş tarihi açıdan bakınca nasıl görüyorsunuz?
Ortaylı- 19. yüzyılda milliyetçilik çıkıyor. Yunan ayaklanmasından sonra Ermeniler de istiyor. Öyle bir hayal onlara da geliyor. Ha hepsi istiyor mu? Hayır. Haşa. Ama o isteyen azınlık kuvvetleniyor, harekete geçiyor. Adam öldürüyor, etnik temizlik yapıyor. Berlin Kongresi’ne( 1878) heyet yolluyor. Islahat tedbirleri ile birlikte böyle kışkırtmalar, kavgalar başlıyor. Ermeniler o bölgede Kürtlere, Çerkeslere karşı da çeşitli hareketlere girişiyorlar.
Nihayet 1914 yılında İstanbul’da Yeniköy Anlaşması yapılıyor. Büyük devletlerle Osmanlı arasında. Ermeni ıslahatı için. Bir nevi muhtariyet demektir o. Doğudaki 6 vilayete mali, kültürel muhtariyet veriliyor. Ermenilerin ağırlıkta olduğu yerler. Vali de Norveçli olacak. Tarafsız olacak diye öyle isteniyor. Harp çıktı. Harp çıkmasa o sene gidiyordu bu iş.
Berlin Kongresi’nden beri (1878) Makedonya muhtariyeti ile Ermeni muhtariyeti sürekli gündemdeydi.
-Bir de Hamidiye alayları meselesi var
Ortaylı- Kürtler Ermeniler o bölgede birbirlerini kesiyorlar. Hamidiye alayları bir nevi meşruiyet. Kürtleri kontrol etmek için. Abdülhamit Ermenileri de kontrol ediyor. Kürtleri kontrol etmek için de böyle bir mekanizma çıkarıyor. Hamidiye alayları ile de katliam artmış değil. Ortalık düzene giriyor. Ortaya çıkan o yani. Emir dinleyen bir alay ortaya çıkıyor.  Yoksa başıboş tamamen. Kürtler bir yerde intikam alıyor. Orada başladı ya Ermenistan’da etnik temizlik Berlin Kongresi’nden sonra. Ermeni ayaklanmaları arttı. Kürtler Ermenilerin taleplerine muhatap oluyorlar o yıllarda. Tabii reaksiyonları da sert oluyor.
-Ermeni tehciri bu tabloda nereye oturuyor?
Ortaylı- Bu imparatorluk parçalanıyor. O parçalanmalar sırasında ayaklanmalar oluyor. Ayaklanmalara en başta tahammül ediliyor. Zaten o sırada çok dış kontrol altındasın. Ama harbe girdiğin zaman iş değişiyor. İşte orada Bronsart Paşa bile ‘Bunları sürün buradan’ diye tavsiyede bulunuyor. Genelkurmayı Almanların. Yoksa her cami çıkışı adam öldürüyor Ermeniler. Kavga çıkarıyorlar. Dolu Yıldız arşivleri. Yani adam ayaklanma ve iç harp halinde artık. Ermenistan istiyor.
Bu davaya inanmayan Ermeniyi de temizliyor kendisi. Bir de öyle bir şey de var. Dışardan gelen komitacı da çok. Hınçaklar, Taşnaklar. Basıyor, bomba atıyor. Ama harp çıkınca işler değişiyor. Ben sana gösteririm haline geliyor. Ermeni tehciri karşılıklı kanlı, hazin olaylarla dolu... Buna karşı Ermeni sürgünü sırasında komşusunu, Ermenileri çok koruyan da var. Saklayan var, koruyan var, evlenen var. Çok var böyle. Bugün artık Ermenistan devleti var. Bu işler devletlerarasında yürütülür, orada görüşülür. Aklıselimle görüşülür. (*) Kerem Çalışkan, Prof. Dr. İlber Ortaylı ile röportaj, 23.12.2008)