21 Mart 2013 Perşembe

BOĞA KÜLTÜRÜ/ÖKÜZÜN BOYNUZLARI -1

         BOĞA KÜLTÜRÜ / 
ÖKÜZÜN BOYNUZLARI -1
 Ekrem PEKER
            Yok, yok. O öküz değil bu. Hani Dünyamızı boynuzları arasında tutan, kafasını salladıkça depremlere sebep olan öküz değil bu. Bazen bir sözcük alıp götürür sizi, bazen de binlerce sayfalık bir araştırmaya bedeldir. Bir dostumla sohbet ediyordum, ailesi Batum’dan Özbekistan’a sürülmüş, orada yüksek görevlerde bulunmuş, sonra Özbekistan bağımsızlığını ilan ettikten sonra Rusya’ya gitmişler. Yaklaşık yüz yıllık bir sürgünden sonra aile Türkiye’ye dönebilmiş. Bir sohbetimizde bana “Özbekistan’da sembolik bir başlık parası var, kalın derler” diye söylemişti. Bu sözcük beni alıp köyüme götürdü.
            Köyümüzün esas kurucuları Yörüklerdi. Mevcut yerleşim yeri terkedilmiş,1600’lü yıllarda dört Yörük ailesi köye yerleşmiş. Osmanlı’nın çöküş yıllarında önce Kafkas kökenliler daha sonra da Balkan muhacirleri yerleştirilmiş. Köyümüzde yaşayan Yörükler başlık parası için “kalın” sözcüğünü kullanırlardı. “Yeni Türkçe”, Asya ve Balkanlarda yaşayan Türklerle Batı Anadolu Türkleri arasındaki bağı kopardı. Bu arada Türklerin büyük dağlara “Balkan” ismini verdiklerini de hatırlayalım.
            Sömürgeci kâşifler keşfettikleri yeni topraklara üstü damgalı bir taş dikerlerdi”.Bu toprakları “İspanya/Portekiz/Fransa/Britanya/Hollanda Kralı adına fethettim” derlerdi. Dikilen bu taşlarda kralın arması bulunurdu. Taşlar, sözler bir halkın, bir kültürün o topraklara dikilmiş simgeleri gibidir. Sömürgecilerin diktiği taşlar yıkılır ama kültürel izler emperyalistlerin çabalarına rağmen ayakta duruyor.
            Tarihi okurken, araştırırken bugünkü coğrafyayla, bugünkü iklimle değerlendiriyoruz. Son yüzyılda Rus tarihçilerin bir kısmı araştırmalarını iklim faktörünü gözeterek yapıyorlar. Örnek verelim; Mısır bir kaç kez Asur ve Pers, sonra Büyük İskender ve Roma ordularınca kolayca istila edildi. Demek ki Filistin ve Sina Yarımadası büyük orduların rahatlıkla gidip gelebileceği, yiyecek ve su bulabileceği bir ortama sahipti. Orta Asya’nın 7-8 bin yıl önceki coğrafyası çok farklıydı. Gobi ve Taklamakan çöllerinin olduğu bölgede Akdeniz’den büyük denizler vardı. Ayrıca Hazar Denizi, Aral Gölü bugünkünden daha büyüktü. Prototürk diye adlandırılan kavimler ( ve Moğol Kavimleri) bu denizlerin çevresinde yaşıyordu. Bu denizler bugünkü Kazan şehrine kadar uzanıyordu. Türklerin yaşadığı bölgeler bugünkü kuzey Çin ve Kore’den başlayıp Volga boylarına, Kafkasya ve Karadeniz’in kuzeyine, oradan bugünkü Transilvanya’ya kadar uzanıyordu. Tabii ki bu bölgede başka halklar da yaşıyordu. İklimsel değişiklikler sonucu Orta Asya’nın demografik yapısı da değişmiştir. İklim değişikliği doğal olarak ekonomik düzeni vurmuş, denizden uzaklaşan şehirler çökmüş, halk fasılalarla göçmek durumunda kalmıştır. Göçmenler gittikleri bölgelerde bugünlere ulaşan uygarlıklar kurmuşlardır.
            ANAU/MERV Bölgesini araştıran ve kazı yapan Arkeolog ve yazar Raphael Pumpelly (1837-1923) bölgede yaptığı kazılardan sonra 1908 yılında ABD’deki Chicago kentinde yayınladığı Anau’nun Gadimi OSUŞÜ adlı eserinde “Babil ve Mısır Medeniyetlerinden çok önceleri (Günümüzden 8000 yıl önce) bu bölgede büyük bir uygarlık kurulmuştur. Burada yaşayanların Asya yabani öküzlerini, at, domuz, koyun gibi hayvanları evcilleştirdiği anlaşılmıştır. Anau’da iplik eğriliyor, kumaş dokunuyor, tahıl üretiliyor, evlerde el değirmenleri kullanılıyor. Kilden nakışlı, resimli kap-kacaklar yapılıyordu. Ayrıca avcılık da yapılıyordu”.
            R.Pumpely eserinde aynı çağda Avrupa’daki kültürel benzerlik için “Anau’daki gelişme sürecinin sonucu ve ürünü olup; Anau’da yaşayanların atları ve develeri evcilleştirdikten sonra bu bölgenin dışına çıkmışlar diye değerlendirmeliyiz. Buna benzer üstünlüklerin sırasına; bakır ve kurşun üretme, dokuma sanatı, ev hayvanları besleme, çiftçilik ve muhtemelen kil kap-kacakları süsleme sanatı gibi yönlerden kazanılan bilgi ve deneyimleri de katmalıyız”.Bölge halkı yaklaşık M.Ö.4000 yıllarında iklim şartlarının değişmesiyle ayrılmak durumunda kalmışlardır. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan bu toplum yaşadıkları bölgeden 500-600 mil uzaktaki ovalık bölgelere göç etmişlerdir. Eski Babil’de bulunan uzun boynuzlu öküz heykelleri biçim olarak Anua’da bulunmuş heykellerle benzeşmektedir”.
            Dr. Duyerst Babil’de bulunmuş uzun boynuzlu öküz heykellerinin biçimlerinin Anau’dakilerle aynı olduğunu belirtmiştir. Buradan yola çıkarak Babil’deki öküzlerin bölgedeki evcilleştirilmemiş yaban öküzleri olmayıp Anau’dan gelen öküzler olduğunu söyleyebiliriz. Bataklık, yaşanmaz, geçilmez bir haldeki Aşağı Mezopotamya’nın tarıma ve yerleşime açılması için; tarımı, kanal kazmasını, tuğla yapmasını, ev ve tapınak yapmasını bilen insanların bölgeye gelmiş olması gerekir.
            Bölgede bulunan çivi yazılı tabletlerde evcil ve yabani sığırlar için ayrı işaretler kullanılmaktadır. Önce yabani sığırlar için bir işaret kullanılmış, daha sonra göçmenler evcil sığırları getirince onun için de ayrı bir işaret kullanılmış. Sümer ve Elam’a özgü Ziggurat kültürü Babil’e ( yani Sami halklarına) geçmiştir. Elamların merkezi olan Şuş şehri yakınlarındaki Çoğazenbil şehrindeki Ziggurat tapınaklarının aynısı Babil’de yapılmıştır. Herodot, Babil Zigguratının mimarisini şöyle betimlemiştir.”Birbirinin üzerinde oluşan bu tapınağın katlarına çıkmak için yılan gibi kulenin çevresini saran merdivenleri kullanmaktalar. Bu kulenin en üst katında bir tapınak yerleşir”.Çoğazenbil’ deki zigguratın üstü örtülü merdivenleri belirli aralıklarla açık bırakılmış ve burada yolun iki kenarına çeşitli hayvan heykelleri ve bilhassa hörgüçlü öküz heykelleri konmuştur. Öküz boynuzlu heykel kültünü daha sonra Sümerlerde ve Mezopotamya’da görüyoruz. Bu bölgelerde bulunan eserlerin tarihlendirmesi yapılınca öküzün evcilleştirilmesinden önceki zamana ait olduğunu görüyoruz Demek ki bu kült bölgeye daha önce gelmiş. Göçmenler geldiğinde bölgenin boş olduğunu söylemiyorum. Göçmenlerin getirdiği ve yerel halklara benimsettiği kültürden bahsediyorum.
            Uzmanlar Sümerlerin nüfusunun az olduğu konusunda hemfikirler. Sümerler sayılarının az olmasına rağmen büyük bir medeniyet kurmuşlardır. Bölgenin ilk alfabesini/yazısını icat etmişlerdir. Kısa zamanda bölgeye yayılan bu yazıyı Fenikeliler geliştirmişler, Akdeniz havzasına yaymışlardır. Proto-Türklerin önceki yazıları hiyeroglif tipiydi. Birbirlerine rakip kent krallıklarının mücadelesi Sümerleri zayıflattı. Sümer şehirleri Sami kabilelerin çekim merkezi oldu. Sürekli artan Sami nüfus Sümerleri içinde eritti. Samiler, Sümerlerin yazı dillerini, kanunlarını benimseyip yaşattılar. Aynı kültür Girit adasında ve Mısır’da kutsal Apis kültürü olarak karşımıza çıkar. Bu kültür Mezopotamya’dan Anadolu’ya geçer. Prof.Dr. Veli Sevin “Anadolu Arkeolojisi”adlı eserinde şunları yazar (sayfa 86-88): “Erken Kalkolitik çağın sonlarına doğru  (3700-3500) yılları arasında Keban yöresindeki Korucu Tepe büyük olasılıkla bir göçebe tarafından tahrip edilmişti. Önceleri iyi bir biçimde iskân olunan yerleşme yerini yakıp yıkan bu insanlar tepeyi bir mezarlık alanı haline getirmişlerdi. Kerpiç bloklarla sınırlandırılan bu mezarlardan biri kuzeyin kurgan türü gömülerini andıran bir biçimde ahşap bir çatıyla kaplanmıştı. Gümüş, bakır ve demirden zengin mezar armağanları belki de göçebe kabile reislerinin güçlerini simgelemekteydi. Güneydoğu Anadolu’da 3400 yılları civarına tarihlenen Siverek yakınlarında Hassek Höyük’ün 5. tabakasında bulunan bir yapıda da değerli eşyalar bulunmuştur. Yapı Geç Uruk dönemine aittir. Yapıların bazılarının duvarları mozayik panolarla bezeliydi. Pişmiş topraktan çivilerin birinde sağa sola doğru yürüyen boğalar bulunur. Bu türde bir bezeme Anadolu’ya yabancı ve tümüyle Güney Mezopotamya’ya özgü bir anlayışın ürünüdür”.
            Alman Bilim Adamı Will Durant 1985 yılında Köln’de yayınladığı Kutergeshicder Mensehheit – İnsanlık Kültürlerinin Tarihi adlı eserinin birinci cildinin Uygarlık Beşikleri: Türkistan “ Anau” Aklı Şaşırtan Yollar bölümünde; M.Ö.4000 yılların Anau Uygarlığı ile Elam/Şuşa uygarlığı arasındaki ilişkiye dikkati çeker. Benzer kültür izlerinin hem Anau ile Mezopotamya, hem de Eski Mısır Sanatı ve el işlerinde görüldüğünü belirtir. Durant Avrupa ve Amerika’daki bugünkü kültürün kaynağının Turkistan olduğunu belirtir.
            Eldeki veriler M.Ö.4000 yıllarında Türkmenistan ve bütün Merkezi Asya’da aşırı sıcaklardan dolayı yaşamın zorlaşması ve Karakum Çölünün daha çok genişlemesi yüzünden bölge halkının göç ederek Afganistan, Hindistan, Mezopotamya ve Mısır gibi yaşamaya uygun bölgelerde dünyanın en eski medeniyetlerinin ortaya çıkmasında temel rol oynamışlardır. Sümer Kültürü için Anau Medeniyetinin devamı da denebilir.
            İranlı Tarihçiler Hasan Pirniya ve Meskur Muhammed Cevat Elam uygarlığının Güney ve Batı Türkmenistan uygarlığının birbiri ile ilişkili olduğunu, Sümerlerin Kuzeyden Basra körfezine ve Babil düzlüğüne geldiğini belirtirler.
            Anau uygarlığının son döneminde bölgede Altın Tepe Medeniyeti belirir. M.Ö. 4000 yıllarının sonunda büyük bir kent oluşturan bu halk geride süslü kap-kacaklar ve çok ustaca yapılmış mücevherler bırakmışlardır. Bölgede Ziggurat benzeri yapıların izleri Bulunmuştur. Yapılar arasında çok sayıda öküz heykeli bulunmuştur.
            Rus Arkeolojisinin Atası sayılan Nikolsky “Sümerlerin ana vatanı Aşkabat yakınlarındadır. Bu ülkenin kurganlarında bulunan eşyalar Sümer kurganlarında bulunanlara çok benzerler. Bütün Bunlar Sümerlerin büyük bir ihtimalle buradan Mezopotamya’ya geldiğini gösterir. Sümerlerin Baş Tanrıları olan En-lil’in yerleştiği yer Mezopotamya’nın güneyindeki düzlükler değil, dağlarda olmuştur. Belkide Köpet Dağı’nın etekleri onların anavatanı olmuştur” demiştir.
            Kısacası Türkmenistan’ın Anua bölgesinde doğan “Boğa” kültürü Kafkasya ve Mezopotamya üzerinden Anadolu’ya girmiştir. Atlas Tarih Dergisinde (Eylül 2011Sayısı) yayınlanan bir haber bunu teyit ediyor. Kütahya İlinin Seyit Ömer ilçesinde yapılan kazılarda 4 bin yıllık tarihi eserler bulunmuştur. Bu yerleşim yerlerinde Erken Tunç çağında hem Ana Tanrıça, hem de “ Boğa kültürü”nün beraber yaşadığı anlaşılmıştır.
            Tekrar başa dönersek Orta Asya’dan göç etmek zorunda kalanlar gittikleri bölgelerde medeniyet seviyesinin yükselmesini sağlamışlardır. Göç eden halklar kalabalık değildi ama yerel halkı yüzyıllar boyu yönetmişlerdir. Buna en iyi örnek Mısır’dır. Firavunlar devrinden sonra Deniz Halkları, Persler, İskender, Roma, Bizans, İslam istilası devirlerini yaşamış, Tolun Oğulları, İhşitler, Fatımiler, Eyyubiler, Memlukler, Osmanlılar gelip geçmiştir. Tarihte bazı halklar için eriten halklar diyebiliriz, örneğin Mısır gibi.
            Gerçi Kafkasyalı tarihçiler Etrüsk, Hitit, Hurri ve Sümerlerin Kafkas kökenli olduklarını iddia etmektedirler. Urartuların Hurice konuştukları bilinmektedir. Anadolu Halkları Hiyogrolif ve çivi yazılarını aynı anda kullanmıştır. Bu konular ve Prototürklerin yazıları ayrıca incelenmelidir.
KAYNAKÇA
1)   Sümer ve Sümerler                                    Harriet Crawford         Ankara 2010
2)   Hititler ve Hititler döneminde Anadolu        G.Macquan                 Ankara 2009
3)   Ninova                                                     H.Lazard                     İstanbul
4)   İsveççenin Türkçe ile benzerlikleri              Sven Lagerbrıng         İstanbul  2010
5)   İsveçlilerin Türk kökenleri üzerine              Abdullah Girgin            İstanbul   2011
6)   Uygarlığın kökeni Sümerler                        M.İlmiye Çığ                İstanbul   2008
7)   5 bin yıllık Sümer Türkmen bağları             Begmurad Garey          İstanbul
8)   Sümer ve Türk dillerinin tarihle ilgisi           Osman Nedim Turan    İstanbul
9)   Doğunun Prehistoryası                               V.Golden Chılde          Ankara 2010
10) Sümerlerde Tufan, Tufanda Türkler           M.İlmiye Çığ                İstanbul 2011
11) Hz. İbrahim’le Awubla ve KafkasyalılarB.Ömer Büyüka    İstanbul Ekim 1975
12) Avrupa’lıların Ataları Türk’tür        Cengiz Özakıncı           İstanbul
13) Anadolu Arkeolojisi                                  Pr. Veli Sevin  İstanbul 2002
14) Büyük Türk Part Devleti                            Begmurat Gerey           İstanbul 2009
15) İran Türklerinin Eski Tarihi                        Pr.Dr. Muhammed.Taki Zehtabi (Kireşçi)
16) Iraklılar Yazılımı                                        Kazım Mişan Bursa 2007
17) Türklerin Kaybolan Ataları                        Kazım Mişan  Bursa 2011 

KİRLİ OYUN, KALLEŞLİK VE HAİN TUZAK (I)
Mustafa Nevruz SINACI
            Tarih boyunca, düşman tarafından, alnından vurulmuş bir Türk görülmemiştir.
Türk’e düşmanlık edecek kadar alçak; Medeniyet, adalet ahlâkı, hakkaniyet, huzur ve hukuk yoksunu cani, gaflet, dalâlet ve hıyanetle malul sömürgeci zalimler, O’nu daima kalleşçe ve sırtından vurarak hançerlemişlerdir. Daha açık bir deyimle: Türk Milletinin düşmanları asla dürüst ve mert değil; “ekmeğini yiyip, kuyusunu kazan, tuzak kurup gözünü oyan cinsinden” olabildiğince kancık, din tüccarı, siyaset simsarı, imansız ve kalleştirler. 
            Bu nedenle atalarımız, “Sinsi, alçak- dessas ve kalleş dostlarımız olacağına, dürüst ve mert düşmanlarımız olsun daha evlâdır” diyerek; Asırlardır maruz kaldıkları gizli kalleşlik, dış güdümlü isyan, işbirlikçilik, iki yüzlülük ve menfur ihanetleri hayıfla dile getirmişlerdir. Dâhili ve harici bedhahlara dikkat çekmek için kullanılan “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” Ata Sözü de bunu en iyi ve en bariz şekilde kanıtlar mahiyettedir.
Dolayısıyla AtaTürk’ün: (tam ve orijinal haliyle) “Türk demek: Türk’çe konuşmak, Türk’çe düşünmek ve Türk’çe yaşamaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene.” vecizesi, bu anlam ve bağlamda “daima akılda tutulması, icabına uyulması ve her ne pahasına olursa olsun mutlak surette gereğinin yapılması zorunlu” bir emir, emanet ve vasiyettir. Keza, bu vasiyete uymak ve kıskançlıkla uygulamak meşru bir hak; Karşı olan, karşı koyan ve bu umdeye gizli yahut açık muhalefetle hayat hakkı tanımak istemeyenlerle kıyasıya mücadele de “meşru müdafaa” dır.
Aksi takdirde Necip Türk Milleti ve ebed-müddet Türk Devleti’nin; Damarlarında kirli kan ve irin taşıyan güdümlü haymatlos, etki ajanı, dönme, devşirme, koza ve necis kriptolarca her daim melhus bir tuzağa düşülmesi mümkün ve mukadderdir. Bu nedenle her Türk ve “namuslu dürüst bütün Türk vatandaşları” daima müteyakkız ve uyanık olmak zorunda ve durumundadırlar.
ANADOLU ŞUURU VE KAHPELİK OYUNU..
Yarım asır önce başkaldırıp, günümüzde “hükümeti”, eşkıya ile istişare etmeye, anlaşma, uzlaşma masasına oturmaya mecbur edecek şantajlara başvuracak kadar şımaran, başıboş kalan, pervasızlaşan ve güdüldükleri AB domuzlarının pompaladıkları gazla iyice azgınlaşan ihanetin Anadolu halkı nicedir farkında. Vatan toprağının, devlet umuru, gücü ve servetinin özelleştirme dâhil, pek çok menfur pazarlık, derin gaflet, dalalet, kirli oyun ve hıyanetler sonucu ayağının altından kaydırılmakta olduğunu da bilmekte. Bıçağın kemiğe dayandığını da; Fırtınanın, adına utanmadan “ulusal medya” dedikleri paçavralar, inlek ve ilenmekler (radyo-tv) ile “kitle partisi” sahtekârlığı, üçkâğıtçılık ve nitelikli dolandırıcılık, yalan-talanla sürdürülen cunta-sulta tarafından ‘bir kaşık suda fırtına’ tarzı çıkartıldığının da pek alâ farkında. Anadolu ihanetten gafil değil.
Dahası, artık millet; Dünyanın en pahalı “fahiş” petrol ürünü (benzin vb) satışı, doğalgaz, elektrik, ekmek, su ve telekominikasyon üzerinden oynanan oyun ve haksız sağlanan çok yüksek rantları; Kısa sürede ‘yürü ya kul’ hitabına muhatap, cemaatin lûtfuna mazhar koyu partizanlığı; Ve esasta bu hovardalık, şımarıklık, haddini bilmezlik ve önü alınamayan yolsuzluklar yüzünden eşkıya ile “paylaşma” pazarlıklarına yanaşıldığını (hattâ oturulduğunu) da Anadolu insanı çok iyi biliyor. Bu elim felâketi; 27 Mayıs 1960’la başlayan “ikinci karşı devrim” (İsmet İnönü’nün bir vakitler vaat ve taahhüt ettiği söylenen İngiliz Milletler Topluluğuna biat) ve Amerika’ya teslim sürecinde Demirel, Türkeş, Ecevit, Erbakan, Çiller, Baykal, Yılmaz ve diğerlerinin hazırladığının farkında ve bilincinde. Gidin bakın, kulak misafiri olun, konuşturun dinleyin: Anadolu Kürt’leri; “Bizim kimseyle bir sorunumuz yok, halimizden memnunuz. Türk-Kürt kardeş, pkk Ermeni dölü, kahpe ve kalleştir. Hainler, zalimlar ve bölücüler bizi istismar ve rencide etmesin” diyorlar…    
BU DA ŞİMDİ BİLİNDİ!..
Tıpkı hayırsız ve uğursuz AB süreci gibi, yıllardır oynanan bu kirli oyun sahnesinde de; devlete karşı suçu sabit.; Kürt ve insanlık düşmanlığı ile Ermeni dönmesi Artin olduğu subut, seri cinayetlerle maruf, vatana ihanetten hükümlü, azılı bebek katili bir mahkûma, gidecek ve pazarlık edecek kadar oyuna gelen, aldanan, alçalan, (belki de terörle işbirliği halinde olan) bir zihniyetin karanlık yüzü, kirli ilişkileri ve gizemli geçmişi araştırıldığında, ortaya çok acı, hain ve menfur bir tablo çıkmaktadır. İşte enteresan bir örnek, üstelik şimdi onlar “ulusalcı” takılıyorlar!…
***
İHANETİN SECERESİ; DEŞİFRE VE KODLARI (II)
Mustafa Nevruz SINACI
Doğu Perinçek'in Sosyalist partisi ve 2000’e Doğru dergisi pkk'yı nasıl destekledi: (*)
            “Perinçek, Bekaa'ya iki kez gidip Apo'ya gül vermişti. Geçtiğimiz günlerde Perinçek'in BDP milletvekili Sırrı Sakık'la rakı içerken çekilmiş resmi de yayınladı. Resimle ilgili Sakık şu açıklamayı yaptı: "Evet biz Doğu bey ile sıkça bir araya gelirdik. Bizim arkadaşımız. Perinçek bizim partiye gelirdi, biz de onun partisine giderdik. Zaman zaman birlikte yemek yerdik…”
Sırrı Sakık devamla: “Görüş alışverişinde bulunurduk. Doğu Perinçek benim sevdiğim, beğendiğim bir siyasetçidir." Terör örgütü’nün yan kuruluşu DTK'nın hazırladığı "Demokratik Özerklik" taslağı Türkiye’de büyük tepki topladı. Türkiye'nin açıkça Türk ve Kürtleri federal yönetimine dönüştüren taslak pek çok Türk'ün "insaf, bölücülük bu kadar da mı azgınlaşır” demesine neden oldu. Ancak taslağı okuduğumuz zaman, biz Türksolu olarak pek şaşırmadık. Çünkü bu talepleri daha önce savunan birini biliyoruz: D. Perinçek. Evet, DTK'nın ve BDP'nin bugünlerde büyük tartışma yaratan "Demokratik Özerklik" taslağı, yıllar önce Doğu Perinçek tarafından dile getiriliyordu. Üstelik çok daha "ileri" taleplerle... Sene 1991. Türkiye'de bir genel seçim yapılıyor. Seçimde PKK'nın yasal partisi HEP ile ittifak kurmuş, mecliste grup kurmaya çalışıyor. Perinçek liderliğindeki Sosyalist Parti (SP) ise seçime katılan diğer 5 partiden biri.
            O yıllarda Perinçek'in çıkardığı derginin adı 2000'e Doğru. O dönem bölücülük bugünkü gibi serbest değildi. PKK'nın yasal propaganda olanakları son derece sınırlıydı. İşte 2000'e Doğru ve Sosyalist Parti, bu konularda PKK'nın ihtiyaçlarını karşılıyordu. Örneğin SP'nin düzenlediği mitingler PKK'lıların boy gösterdiği, sloganlarını attığı eylemlere dönüşüyordu. Nitekim, SP o dönemde güneydoğunun pek çok ilinde binlerce kişinin katılımıyla mitingler yapmış ama seçimlerde toplam 100.000 oy anca alabilmişti. Yani mitinglerine katılan insan sayısının 10'da birinden bile az oy alarak dünya siyaset tarihine geçmeyi başarmış biridir Perinçek!
            Bu garip durum bile SP mitinglerinin PKK destekli eylemler olduğunun göstergesi. PKK'lılar, SP'nin mitinglerine katıldı ama seçimlerde SHP-HEP ittifakına oy topladı. Böylece Perinçek "binde iki"lik kara yazgısından o seçimde de kurtulamadı. 2000'e Doğru ise o dönem Kürtçülüğün önde giden yayın organıydı. Derginin en önemli misyonu pek çok bölücü firkin ilk kez ortaya konduğu yayın organı olmasıydı. Örneğin, Türkiye'deki 47 etnik grubun haritaları ek olarak veriliyor, Kürtçü, Ermenici tezler manşetlerden savunuluyordu. Ayrıca hemen her sayıda PKK liderleriyle röportajlar yer alıyor, "PKK Ordulaşıyor" gibi kapaklarla PKK'nın güçlendiği propagandası yapılıyor, "Ordu orman yakıyor" gibi manşetlerle ise Türk Ordusu'nun PKK'ya karşı mücadele azmi baltalanmaya çalışılıyordu. Kısacası bugün Zaman'dan Taraf'a, Radikal'den Milliyet'e basınımızın yürüttüğü Ordu düşmanı, bölücülük yanlısı, PKK sempatizanı yayını o dönem tek başına 2000'e Doğru üstlenmişti.
            PERİNÇEK'İN ÖZERKLİK PROGRAMI:
            İşte o günlerde, yani Perinçek'in partisi SP'nin PKK'lılarla iç içe geçtiği, dergisi 2000'e Doğru'nun PKK propagandası yaptığı 1989-90-91 yıllarında, SP Kürt Sorununa Çözüm programı yayınlar. Tam ismi şöyledir: "Demokratik Federal Emekçi Cumhuriyeti." Perinçek’in programını burada ayrıntılı incelemesini yapmayacağız. (tam metin aşağıdadır) Görüleceği üzere programda Türkiye Türklerin ve Kürtlerin federal cumhuriyetine dönüştürülüyor. Bugün BDP'lilerin savunduğu o çok tepki toplayan dört temel madde Perinçek'in programında da mevcut.
1.Ayrı meclis, ayrı bayrak, ayrı milli marş; 2. Kürtçe resmi dil; 3. Yerleşim yerlerine Kürtçe isim; 4. Öz savunma gücü. Bakınız: BDP'nin fikir babası Perinçek, 20 yıl önce aynı şeyleri savunmuş...
PERİNÇEK'İN PROGRAMI BDP'NİNKİNDEN DAHA BÖLÜCÜ
Ancak Perinçek'in programında daha da bölücü maddeler var. Perinçek, "Kürt İlleri"  dediği şehirlerimizde bir referandum yapılmasını ve bağımsız bir "Kürdistan" isteyenlerin de bu referandumda özgürce propaganda yapabilmesini istiyor. Zaten programının ilk maddesine de Kürtlerin isterse ayrı bir devlet kurabileceğini yazmış. BDP'liler bile bu kadar ileri gitmedi!
Tabii, bu bir süreç meselesi, BDP'liler o günlerde, bugün savundukları "demokratik özerklik” programını da dile getiremiyorlardı.
GAFLET, DALÂLET VE HIYANET (III)
Mustafa Nevruz SINACI
Türksolu’nun yıllardır yaptığı uyarıların da ne kadar haklı olduğu bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bölücülüğün tavizler vererek durdurulamayacağını defalarca kez söyledik. Ancak özellikle AKP iktidarı, taviz üstüne taviz verdi ve görüldüğü gibi BDP'liler artık açıkça özerklik isteyecek noktaya geldiler. Taviz vermeye devam edilirse bir adım daha atıp "referandum" isteyecekleri, Kürtlere ayrı devlet kurma hakkı tanınması gerektiğini söyleyecekleri ortada.
Zaten fikir babaları Perinçek de yıllar önce öyle buyurmuş...
PERİNÇEK: "ATATÜRK MİLLİYETÇİSİ DEĞİLİM"
İlginç olan bir başka nokta ise Perinçek'in bu program nedeniyle açılan kapatma davasında Anayasa Mahkemesinde verdiği savunma. BDP'lilerin bugün söylediklerine çok benziyor. Şöyle demiş Perinçek: "Biz bastırmanın karşısındayız. Açık söyleyeyim, bastırarak bu sorunların çözülmeyeceğini bir kere daha göreceğiz. Bastırarak bu sorunlar ertelenir. Beş sene ertelersiniz, 10 sene ertelersiniz, bakın erteleyememiştir. Dersim isyanı bastırıldı, 1925'te Şeyh Sait isyanı bastırıldı, Ağrı-Zilan isyanları bastırıldı, çözüldü mü? Biz de diyoruz ki, başka bir yoldan çözelim." Ve o dönemki Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in “Türk milliyetçiliğine karşı mısınız?" sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Türk milliyetçiliğine de karşıyız. Mecbur değilim Atatürk milliyetçisi olmaya... Partimiz milliyetçiliği bir ideoloji olarak benimsemiyor ve Türkiye'nin ihtiyaçlarına da uygun görmüyor... Atatürk milliyetçiliği bir kısmını dışlayacaktır." İşte Perinçek gerçeği. 20 yıl önce savunduklarıyla bugün BDP'nin yolunu aydınlatıyor! BDP’nin savunduğu özerkliği yıllar önce ilk Perinçek dile getirmişti:
PERİNÇEK'İN ÖZERKLİK PROGRAMI:
DEMOKRATİK FEDERAL EMEKÇİ CUMHURİYETİ
Perinçek'in dergisi 2000'e Doğru'da defalarca yayınlanan bu metin, Sosyalist Parti'nin de programında yer alıyordu. İlk olarak 1991 genel seçimleri öncesi, 15 Eylül 1991 tarihli 2000'e Doğru'da yayınlandı.
1- Kürt milleti, kendi kaderini tayin hakkına kayıtsız şartsız sahiptir. Eğer isterse ayrı bir devlet kurabilir. Emekçilerin çıkarı, tam hak eşitliği ve özgürlük temelinde, gönüllü birliği gerçekleştirmededir. Ayrılma hakkı gönüllü birliğin her zaman vazgeçilmez koşuludur.
2- Birlikte veya ayrı yaşamak milletlerin özgür iradelerine bağlıdır. Bu özgür iradenin ortaya konabilmesi için, Kürt illerinde referandum yapılmalıdır. Referandumda ayrılmayı savunanlar da özgürce propaganda yapabilmelidir.
3- Bugünkü tarihsel koşullarda, iki milletin emekçilerinin yararına olan çözüm, iki federe devletin eşit olarak katıldığı, demokratik federal bir cumhuriyettir. Bu federasyonda iktidar köylerden ve mahallelerden başlayarak, ilçelerde, illerde federe ve federal düzeyde demokratik seçimlerle belirlenen halk meclisleri aracılığıyla kullanılır. İlçe ve il yönetimleriyle, federal hükümetler, bu meclislerin yürütme organlarıdır meclislere karşı sorumludurlar.
4- Federal Halk Meclisi iki meclisten oluşur; Temsilciler Meclisi ve Milletler Meclisi.
Temsilciler Meclisi, belli sayıda yurttaşa bir milletvekili olmak üzere bütün yurt çapında yapılan seçimlerle belirlenir. Milletler Meclisi, her federe devletten eşit sayıda seçilmiş üyenin katılımıyla oluşur. Yasalar her iki mecliste çoğunluk oylarıyla kabul edilir. Meclislerden birinin reddettiği yasa yürürlüğe girmez. Çalışma Yasası, Ceza Yasası, Medeni Yasa, Yargı Usülleri yasaları bütün ülkede yürürlüktedir, federal organlarca kabul edilir.
            5- Her federe devlette azınlıkların çoğunlukta olduğu ilçe ve illerde halk isterse bölgesel özerklik uygulanır.
            6- Federal Anayasa, iki milletin ortak anayasasıdır. Her iki milletin ayrı ayrı çoğunluğu tarafından referandumla kabul edilerek yürürlüğe girer. Federe devletlerin arıca kendi anayasaları vardır. Federal Anayasa, federe cumhuriyetler tarafından benimsendiği ölçüde giderek artan unsurları kapsar.


GAFLET, DALALET VE HIYANET (IV)
Mustafa Nevruz SINACI
7- Federal Cumhuriyet’in bayrağı ve marşı, Türklerin ve Kürtlerin ortak bayrakları ve marşlarıdır. Ayrıca her federe devletin kendi bayrağı ve marşı vardır. Federasyonun ismi tek bir millete dayandırılmaz.
            8- Yurt savunması, savaş ve barış sorunları, uluslararası ilişkilerde temsil, anlaşmaları yapmak, federal organların yetkisindedir.
            9- Her federe devlet, yabancı devletlerle ticari ve kültürel alanlarda doğrudan ilişkiler kurabilir, konsolosluklar açabilir.
            10- Her yönetim kademesinde iktidar, bütünüyle halk meclislerinde ve bu meclislere karşı sorumlu olan yerel yönetimlerdedir. Bu yönetim sistemi dışında, merkezi idarenin atadığı valilikler, kaymakamlıklar, emniyet ve jandarma örgütü kaldırılır. Bu demokratik yönetim sistemi, aynı zamanda milli eşitlik ve özgürlüğü de güvence altına alır. Yerel güvenlik örgütleri, yerel meclislere sorumlu olan yerel yönetimlerin emrindedir. Köy güvenlik örgütleri, yerel meclislere sorumlu olan yerel yönetimlerin emrindedir. Köy güvenlik örgütleri, köy gençlerinden oluşur ve köy kurullarının emrindedir.
            11- Ulusal ve toplumsal gelişme yanında kardeşliğin de önünde engel oluşturan toprak ağalığı, aşiret reisliği ve her türlü ortaçağ ilişkisi köylülerin seferber edilmesine dayanan ve köylü komitelerinin önderlik ettiği bir toprak reformuyla kaldırılır. Federal cumhuriyet, piyasa ekonomisinin derinleştirdiği bölgeler arası eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için, ekonomik bakımdan geri bölgelerin yatırım paylarını artırır. Böylece birliğin ekonomik temelini geliştirir ve pekiştirir. Ekonomide tek bir federal istatistik sistemi uygulanır.
            12- Her milletin, milli ve dini azınlıkların, dillerini ve kültürlerini geliştirme, siyasal çalışma ve örgütlenme hakları ve özgürlükleri güvence altındadır.
            13- Resmi dil Türkçe ve Kürtçedir. Her federe cumhuriyette kendi dili esastır. Federal organların kararları iki dilde yazılır. İlkokuldan üniversiteye kadar ve bütün kültür kurumlarında, her 2 dilde eğitim-araştırma, basın-yayın, radyo-televizyon vb. iletişim olanakları gerçekleştirilir.
            14- Kürtlerin demokratik kültürü, bugüne kadar uygulanan baskılara son verilmesi sayesinde özgürce serpilme olanaklarına kavuşur. İktidar organları, diğer ülkelerde bulunan Türk ve Kürtlerle demokratik kültür alışverişinin özgürce gelişmesi ve bütün dünya halklarıyla ortak enternasyonal bir kültürün renkli ve çoğulcu bir ortamda boy atması için çalışır.
            15- Bütün iktidar organları, toplum hayatında ve milletler arasında sorunları zor kullanarak çözen ve şiddeti kutsayan eski kültürün bütün temelleriyle tasfiyesi ve halk içinde barışçı, insana saygılı ve şiddeti hor gören enternasyonalist bir emekçi kültürünün yayılması için çalışır. Yaşadığımız toprağın tarihini Malazgirt savaşıyla başlatan bağnaz milliyetçi kültüre ve her türden milliyetçiliğe karşı, ülkemizin tarihsel derinliklerinden bu yana çeşitli kavimlerin katkılarıyla zenginleşmiş kültür kaynaklarımızı arayan, koruyan, bu kaynaklardan beslenen, demokratik insan sever, evrensel ve enternasyonalist bir kültür geliştirilir. Ülkemizin evrensel kültür zenginliğini yansıtan yer isimlerinin değiştirilmesine son verilir, her yer bilinen ve yerleşmiş ismiyle anılır. (*)
(*) Perinçek’in dergisi 2000’e Doğru’da defalarca yayınlanan bu metin, Sosyalist Parti’nin de programında yer almakta idi. İlk olarak 1991 genel seçimleri öncesi, 15 Eylül 1991 tarihli 2000’e Doğru’da yayınlandı.
Yararlanılan kaynaklar:
1.Türk Solu Dergisi Sayı: 306, Tarih: 27.12.2010,
2. Özgür Erdem, Bdp'nin Özerklik Programının Fikir Babası Perinçek
3. 2000’e Doğru Dergisi - 15 Eylül 1991
4. Sosyalist Parti Programı (Doğu Perinçek, 1991)

10 Şubat 2013 Pazar

Gaflet, dalalet ve hıyanet hakkındadır...


KİRLİ OYUN, KALLEŞLİK VE HAİN TUZAK (I)
Mustafa Nevruz SINACI
            Tarih boyunca, düşman tarafından, alnından vurulmuş bir Türk görülmemiştir.
Türk’e düşmanlık edecek kadar alçak; Medeniyet, adalet ahlâkı, hakkaniyet, huzur ve hukuk yoksunu cani, gaflet, dalâlet ve hıyanetle malul sömürgeci zalimler, O’nu daima kalleşçe ve sırtından vurarak hançerlemişlerdir. Daha açık bir deyimle: Türk Milletinin düşmanları asla dürüst ve mert değil; “ekmeğini yiyip, kuyusunu kazan, tuzak kurup gözünü oyan cinsinden” olabildiğince kancık, din tüccarı, siyaset simsarı, imansız ve kalleştirler. 
            Bu nedenle atalarımız, “Sinsi, alçak- dessas ve kalleş dostlarımız olacağına, dürüst ve mert düşmanlarımız olsun daha evlâdır” diyerek; Asırlardır maruz kaldıkları gizli kalleşlik, dış güdümlü isyan, işbirlikçilik, iki yüzlülük ve menfur ihanetleri hayıfla dile getirmişlerdir. Dâhili ve harici bedhahlara dikkat çekmek için kullanılan “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” Ata Sözü de bunu en iyi ve en bariz şekilde kanıtlar mahiyettedir.
Dolayısıyla AtaTürk’ün: (tam ve orijinal haliyle) “Türk demek: Türk’çe konuşmak, Türk’çe düşünmek ve Türk’çe yaşamaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene.” vecizesi, bu anlam ve bağlamda “daima akılda tutulması, icabına uyulması ve her ne pahasına olursa olsun mutlak surette gereğinin yapılması zorunlu” bir emir, emanet ve vasiyettir. Keza, bu vasiyete uymak ve kıskançlıkla uygulamak meşru bir hak; Karşı olan, karşı koyan ve bu umdeye gizli yahut açık muhalefetle hayat hakkı tanımak istemeyenlerle kıyasıya mücadele de “meşru müdafaa” dır.
Aksi takdirde Necip Türk Milleti ve ebed-müddet Türk Devleti’nin; Damarlarında kirli kan ve irin taşıyan güdümlü haymatlos, etki ajanı, dönme, devşirme, koza ve necis kriptolarca her daim melhus bir tuzağa düşülmesi mümkün ve mukadderdir. Bu nedenle her Türk ve “namuslu dürüst bütün Türk vatandaşları” daima müteyakkız ve uyanık olmak zorunda ve durumundadırlar.
ANADOLU ŞUURU VE KAHPELİK OYUNU..
Yarım asır önce başkaldırıp, günümüzde “hükümeti”, eşkıya ile istişare etmeye, anlaşma, uzlaşma masasına oturmaya mecbur edecek şantajlara başvuracak kadar şımaran, başıboş kalan, pervasızlaşan ve güdüldükleri AB domuzlarının pompaladıkları gazla iyice azgınlaşan ihanetin Anadolu halkı nicedir farkında. Vatan toprağının, devlet umuru, gücü ve servetinin özelleştirme dâhil, pek çok menfur pazarlık, derin gaflet, dalalet, kirli oyun ve hıyanetler sonucu ayağının altından kaydırılmakta olduğunu da bilmekte. Bıçağın kemiğe dayandığını da; Fırtınanın, adına utanmadan “ulusal medya” dedikleri paçavralar, inlek ve ilenmekler (radyo-tv) ile “kitle partisi” sahtekârlığı, üçkâğıtçılık ve nitelikli dolandırıcılık, yalan-talanla sürdürülen cunta-sulta tarafından ‘bir kaşık suda fırtına’ tarzı çıkartıldığının da pek alâ farkında. Anadolu ihanetten gafil değil.
Dahası, artık millet; Dünyanın en pahalı “fahiş” petrol ürünü (benzin vb) satışı, doğalgaz, elektrik, ekmek, su ve telekominikasyon üzerinden oynanan oyun ve haksız sağlanan çok yüksek rantları; Kısa sürede ‘yürü ya kul’ hitabına muhatap, cemaatin lûtfuna mazhar koyu partizanlığı; Ve esasta bu hovardalık, şımarıklık, haddini bilmezlik ve önü alınamayan yolsuzluklar yüzünden eşkıya ile “paylaşma” pazarlıklarına yanaşıldığını (hattâ oturulduğunu) da Anadolu insanı çok iyi biliyor. Bu elim felâketi; 27 Mayıs 1960’la başlayan “ikinci karşı devrim” (İsmet İnönü’nün bir vakitler vaat ve taahhüt ettiği söylenen İngiliz Milletler Topluluğuna biat) ve Amerika’ya teslim sürecinde Demirel, Türkeş, Ecevit, Erbakan, Çiller, Baykal, Yılmaz ve diğerlerinin hazırladığının farkında ve bilincinde. Gidin bakın, kulak misafiri olun, konuşturun dinleyin: Anadolu Kürt’leri; “Bizim kimseyle bir sorunumuz yok, halimizden memnunuz. Türk-Kürt kardeş, pkk Ermeni dölü, kahpe ve kalleştir. Hainler, zalimlar ve bölücüler bizi istismar ve rencide etmesin” diyorlar…    
BU DA ŞİMDİ BİLİNDİ!..
Tıpkı hayırsız ve uğursuz AB süreci gibi, yıllardır oynanan bu kirli oyun sahnesinde de; devlete karşı suçu sabit.; Kürt ve insanlık düşmanlığı ile Ermeni dönmesi Artin olduğu subut, seri cinayetlerle maruf, vatana ihanetten hükümlü, azılı bebek katili bir mahkûma, gidecek ve pazarlık edecek kadar oyuna gelen, aldanan, alçalan, (belki de terörle işbirliği halinde olan) bir zihniyetin karanlık yüzü, kirli ilişkileri ve gizemli geçmişi araştırıldığında, ortaya çok acı, hain ve menfur bir tablo çıkmaktadır. İşte enteresan bir örnek, üstelik şimdi onlar “ulusalcı” takılıyorlar!…
***
İHANETİN SECERESİ; DEŞİFRE VE KODLARI (II)
Mustafa Nevruz SINACI
Doğu Perinçek'in Sosyalist partisi ve 2000’e Doğru dergisi pkk'yı nasıl destekledi: (*)
            “Perinçek, Bekaa'ya iki kez gidip Apo'ya gül vermişti. Geçtiğimiz günlerde Perinçek'in BDP milletvekili Sırrı Sakık'la rakı içerken çekilmiş resmi de yayınladı. Resimle ilgili Sakık şu açıklamayı yaptı: "Evet biz Doğu bey ile sıkça bir araya gelirdik. Bizim arkadaşımız. Perinçek bizim partiye gelirdi, biz de onun partisine giderdik. Zaman zaman birlikte yemek yerdik…”
Sırrı Sakık devamla: “Görüş alışverişinde bulunurduk. Doğu Perinçek benim sevdiğim, beğendiğim bir siyasetçidir." Terör örgütü’nün yan kuruluşu DTK'nın hazırladığı "Demokratik Özerklik" taslağı Türkiye’de büyük tepki topladı. Türkiye'nin açıkça Türk ve Kürtleri federal yönetimine dönüştüren taslak pek çok Türk'ün "insaf, bölücülük bu kadar da mı azgınlaşır” demesine neden oldu. Ancak taslağı okuduğumuz zaman, biz Türksolu olarak pek şaşırmadık. Çünkü bu talepleri daha önce savunan birini biliyoruz: D. Perinçek. Evet, DTK'nın ve BDP'nin bugünlerde büyük tartışma yaratan "Demokratik Özerklik" taslağı, yıllar önce Doğu Perinçek tarafından dile getiriliyordu. Üstelik çok daha "ileri" taleplerle... Sene 1991. Türkiye'de bir genel seçim yapılıyor. Seçimde PKK'nın yasal partisi HEP ile ittifak kurmuş, mecliste grup kurmaya çalışıyor. Perinçek liderliğindeki Sosyalist Parti (SP) ise seçime katılan diğer 5 partiden biri.
            O yıllarda Perinçek'in çıkardığı derginin adı 2000'e Doğru. O dönem bölücülük bugünkü gibi serbest değildi. PKK'nın yasal propaganda olanakları son derece sınırlıydı. İşte 2000'e Doğru ve Sosyalist Parti, bu konularda PKK'nın ihtiyaçlarını karşılıyordu. Örneğin SP'nin düzenlediği mitingler PKK'lıların boy gösterdiği, sloganlarını attığı eylemlere dönüşüyordu. Nitekim, SP o dönemde güneydoğunun pek çok ilinde binlerce kişinin katılımıyla mitingler yapmış ama seçimlerde toplam 100.000 oy anca alabilmişti. Yani mitinglerine katılan insan sayısının 10'da birinden bile az oy alarak dünya siyaset tarihine geçmeyi başarmış biridir Perinçek!
            Bu garip durum bile SP mitinglerinin PKK destekli eylemler olduğunun göstergesi. PKK'lılar, SP'nin mitinglerine katıldı ama seçimlerde SHP-HEP ittifakına oy topladı. Böylece Perinçek "binde iki"lik kara yazgısından o seçimde de kurtulamadı. 2000'e Doğru ise o dönem Kürtçülüğün önde giden yayın organıydı. Derginin en önemli misyonu pek çok bölücü firkin ilk kez ortaya konduğu yayın organı olmasıydı. Örneğin, Türkiye'deki 47 etnik grubun haritaları ek olarak veriliyor, Kürtçü, Ermenici tezler manşetlerden savunuluyordu. Ayrıca hemen her sayıda PKK liderleriyle röportajlar yer alıyor, "PKK Ordulaşıyor" gibi kapaklarla PKK'nın güçlendiği propagandası yapılıyor, "Ordu orman yakıyor" gibi manşetlerle ise Türk Ordusu'nun PKK'ya karşı mücadele azmi baltalanmaya çalışılıyordu. Kısacası bugün Zaman'dan Taraf'a, Radikal'den Milliyet'e basınımızın yürüttüğü Ordu düşmanı, bölücülük yanlısı, PKK sempatizanı yayını o dönem tek başına 2000'e Doğru üstlenmişti.
            PERİNÇEK'İN ÖZERKLİK PROGRAMI:
            İşte o günlerde, yani Perinçek'in partisi SP'nin PKK'lılarla iç içe geçtiği, dergisi 2000'e Doğru'nun PKK propagandası yaptığı 1989-90-91 yıllarında, SP Kürt Sorununa Çözüm programı yayınlar. Tam ismi şöyledir: "Demokratik Federal Emekçi Cumhuriyeti." Perinçek’in programını burada ayrıntılı incelemesini yapmayacağız. (tam metin aşağıdadır) Görüleceği üzere programda Türkiye Türklerin ve Kürtlerin federal cumhuriyetine dönüştürülüyor. Bugün BDP'lilerin savunduğu o çok tepki toplayan dört temel madde Perinçek'in programında da mevcut.
1.Ayrı meclis, ayrı bayrak, ayrı milli marş; 2. Kürtçe resmi dil; 3. Yerleşim yerlerine Kürtçe isim; 4. Öz savunma gücü. Bakınız: BDP'nin fikir babası Perinçek, 20 yıl önce aynı şeyleri savunmuş...
PERİNÇEK'İN PROGRAMI BDP'NİNKİNDEN DAHA BÖLÜCÜ
Ancak Perinçek'in programında daha da bölücü maddeler var. Perinçek, "Kürt İlleri"  dediği şehirlerimizde bir referandum yapılmasını ve bağımsız bir "Kürdistan" isteyenlerin de bu referandumda özgürce propaganda yapabilmesini istiyor. Zaten programının ilk maddesine de Kürtlerin isterse ayrı bir devlet kurabileceğini yazmış. BDP'liler bile bu kadar ileri gitmedi!
Tabii, bu bir süreç meselesi, BDP'liler o günlerde, bugün savundukları "demokratik özerklik” programını da dile getiremiyorlardı.
***
GAFLET, DALÂLET VE HIYANET (III)
Mustafa Nevruz SINACI
Türksolu’nun yıllardır yaptığı uyarıların da ne kadar haklı olduğu bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bölücülüğün tavizler vererek durdurulamayacağını defalarca kez söyledik. Ancak özellikle AKP iktidarı, taviz üstüne taviz verdi ve görüldüğü gibi BDP'liler artık açıkça özerklik isteyecek noktaya geldiler. Taviz vermeye devam edilirse bir adım daha atıp "referandum" isteyecekleri, Kürtlere ayrı devlet kurma hakkı tanınması gerektiğini söyleyecekleri ortada.
Zaten fikir babaları Perinçek de yıllar önce öyle buyurmuş...
PERİNÇEK: "ATATÜRK MİLLİYETÇİSİ DEĞİLİM"
İlginç olan bir başka nokta ise Perinçek'in bu program nedeniyle açılan kapatma davasında Anayasa Mahkemesinde verdiği savunma. BDP'lilerin bugün söylediklerine çok benziyor. Şöyle demiş Perinçek: "Biz bastırmanın karşısındayız. Açık söyleyeyim, bastırarak bu sorunların çözülmeyeceğini bir kere daha göreceğiz. Bastırarak bu sorunlar ertelenir. Beş sene ertelersiniz, 10 sene ertelersiniz, bakın erteleyememiştir. Dersim isyanı bastırıldı, 1925'te Şeyh Sait isyanı bastırıldı, Ağrı-Zilan isyanları bastırıldı, çözüldü mü? Biz de diyoruz ki, başka bir yoldan çözelim." Ve o dönemki Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in “Türk milliyetçiliğine karşı mısınız?" sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Türk milliyetçiliğine de karşıyız. Mecbur değilim Atatürk milliyetçisi olmaya... Partimiz milliyetçiliği bir ideoloji olarak benimsemiyor ve Türkiye'nin ihtiyaçlarına da uygun görmüyor... Atatürk milliyetçiliği bir kısmını dışlayacaktır." İşte Perinçek gerçeği. 20 yıl önce savunduklarıyla bugün BDP'nin yolunu aydınlatıyor! BDP’nin savunduğu özerkliği yıllar önce ilk Perinçek dile getirmişti:
PERİNÇEK'İN ÖZERKLİK PROGRAMI:
DEMOKRATİK FEDERAL EMEKÇİ CUMHURİYETİ
Perinçek'in dergisi 2000'e Doğru'da defalarca yayınlanan bu metin, Sosyalist Parti'nin de programında yer alıyordu. İlk olarak 1991 genel seçimleri öncesi, 15 Eylül 1991 tarihli 2000'e Doğru'da yayınlandı.
1- Kürt milleti, kendi kaderini tayin hakkına kayıtsız şartsız sahiptir. Eğer isterse ayrı bir devlet kurabilir. Emekçilerin çıkarı, tam hak eşitliği ve özgürlük temelinde, gönüllü birliği gerçekleştirmededir. Ayrılma hakkı gönüllü birliğin her zaman vazgeçilmez koşuludur.
2- Birlikte veya ayrı yaşamak milletlerin özgür iradelerine bağlıdır. Bu özgür iradenin ortaya konabilmesi için, Kürt illerinde referandum yapılmalıdır. Referandumda ayrılmayı savunanlar da özgürce propaganda yapabilmelidir.
3- Bugünkü tarihsel koşullarda, iki milletin emekçilerinin yararına olan çözüm, iki federe devletin eşit olarak katıldığı, demokratik federal bir cumhuriyettir. Bu federasyonda iktidar köylerden ve mahallelerden başlayarak, ilçelerde, illerde federe ve federal düzeyde demokratik seçimlerle belirlenen halk meclisleri aracılığıyla kullanılır. İlçe ve il yönetimleriyle, federal hükümetler, bu meclislerin yürütme organlarıdır meclislere karşı sorumludurlar.
4- Federal Halk Meclisi iki meclisten oluşur; Temsilciler Meclisi ve Milletler Meclisi.
Temsilciler Meclisi, belli sayıda yurttaşa bir milletvekili olmak üzere bütün yurt çapında yapılan seçimlerle belirlenir. Milletler Meclisi, her federe devletten eşit sayıda seçilmiş üyenin katılımıyla oluşur. Yasalar her iki mecliste çoğunluk oylarıyla kabul edilir. Meclislerden birinin reddettiği yasa yürürlüğe girmez. Çalışma Yasası, Ceza Yasası, Medeni Yasa, Yargı Usülleri yasaları bütün ülkede yürürlüktedir, federal organlarca kabul edilir.
            5- Her federe devlette azınlıkların çoğunlukta olduğu ilçe ve illerde halk isterse bölgesel özerklik uygulanır.
            6- Federal Anayasa, iki milletin ortak anayasasıdır. Her iki milletin ayrı ayrı çoğunluğu tarafından referandumla kabul edilerek yürürlüğe girer. Federe devletlerin arıca kendi anayasaları vardır. Federal Anayasa, federe cumhuriyetler tarafından benimsendiği ölçüde giderek artan unsurları kapsar.
            ***
GAFLET, DALALET VE HIYANET (IV)
Mustafa Nevruz SINACI
7- Federal Cumhuriyet’in bayrağı ve marşı, Türklerin ve Kürtlerin ortak bayrakları ve marşlarıdır. Ayrıca her federe devletin kendi bayrağı ve marşı vardır. Federasyonun ismi tek bir millete dayandırılmaz.
            8- Yurt savunması, savaş ve barış sorunları, uluslararası ilişkilerde temsil, anlaşmaları yapmak, federal organların yetkisindedir.
            9- Her federe devlet, yabancı devletlerle ticari ve kültürel alanlarda doğrudan ilişkiler kurabilir, konsolosluklar açabilir.
            10- Her yönetim kademesinde iktidar, bütünüyle halk meclislerinde ve bu meclislere karşı sorumlu olan yerel yönetimlerdedir. Bu yönetim sistemi dışında, merkezi idarenin atadığı valilikler, kaymakamlıklar, emniyet ve jandarma örgütü kaldırılır. Bu demokratik yönetim sistemi, aynı zamanda milli eşitlik ve özgürlüğü de güvence altına alır. Yerel güvenlik örgütleri, yerel meclislere sorumlu olan yerel yönetimlerin emrindedir. Köy güvenlik örgütleri, yerel meclislere sorumlu olan yerel yönetimlerin emrindedir. Köy güvenlik örgütleri, köy gençlerinden oluşur ve köy kurullarının emrindedir.
            11- Ulusal ve toplumsal gelişme yanında kardeşliğin de önünde engel oluşturan toprak ağalığı, aşiret reisliği ve her türlü ortaçağ ilişkisi köylülerin seferber edilmesine dayanan ve köylü komitelerinin önderlik ettiği bir toprak reformuyla kaldırılır. Federal cumhuriyet, piyasa ekonomisinin derinleştirdiği bölgeler arası eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için, ekonomik bakımdan geri bölgelerin yatırım paylarını artırır. Böylece birliğin ekonomik temelini geliştirir ve pekiştirir. Ekonomide tek bir federal istatistik sistemi uygulanır.
            12- Her milletin, milli ve dini azınlıkların, dillerini ve kültürlerini geliştirme, siyasal çalışma ve örgütlenme hakları ve özgürlükleri güvence altındadır.
            13- Resmi dil Türkçe ve Kürtçedir. Her federe cumhuriyette kendi dili esastır. Federal organların kararları iki dilde yazılır. İlkokuldan üniversiteye kadar ve bütün kültür kurumlarında, her 2 dilde eğitim-araştırma, basın-yayın, radyo-televizyon vb. iletişim olanakları gerçekleştirilir.
            14- Kürtlerin demokratik kültürü, bugüne kadar uygulanan baskılara son verilmesi sayesinde özgürce serpilme olanaklarına kavuşur. İktidar organları, diğer ülkelerde bulunan Türk ve Kürtlerle demokratik kültür alışverişinin özgürce gelişmesi ve bütün dünya halklarıyla ortak enternasyonal bir kültürün renkli ve çoğulcu bir ortamda boy atması için çalışır.
            15- Bütün iktidar organları, toplum hayatında ve milletler arasında sorunları zor kullanarak çözen ve şiddeti kutsayan eski kültürün bütün temelleriyle tasfiyesi ve halk içinde barışçı, insana saygılı ve şiddeti hor gören enternasyonalist bir emekçi kültürünün yayılması için çalışır. Yaşadığımız toprağın tarihini Malazgirt savaşıyla başlatan bağnaz milliyetçi kültüre ve her türden milliyetçiliğe karşı, ülkemizin tarihsel derinliklerinden bu yana çeşitli kavimlerin katkılarıyla zenginleşmiş kültür kaynaklarımızı arayan, koruyan, bu kaynaklardan beslenen, demokratik insan sever, evrensel ve enternasyonalist bir kültür geliştirilir. Ülkemizin evrensel kültür zenginliğini yansıtan yer isimlerinin değiştirilmesine son verilir, her yer bilinen ve yerleşmiş ismiyle anılır. (*)
(*) Perinçek’in dergisi 2000’e Doğru’da defalarca yayınlanan bu metin, Sosyalist Parti’nin de programında yer almakta idi. İlk olarak 1991 genel seçimleri öncesi, 15 Eylül 1991 tarihli 2000’e Doğru’da yayınlandı.
Yararlanılan kaynaklar:
1.Türk Solu Dergisi Sayı: 306, Tarih: 27.12.2010,
2. Özgür Erdem, Bdp'nin Özerklik Programının Fikir Babası Perinçek
3. 2000’e Doğru Dergisi - 15 Eylül 1991
4. Sosyalist Parti Programı (Doğu Perinçek, 1991)

21 Kasım 2012 Çarşamba

ANKARA’nın TAŞI ve 13 BİN YILLIK TÜRK YURDU ANADOLU


ANKARA’nın TAŞI ve TÜRK YURDU ANADOLU

Atam, sen, Biz Türkler Orta Asya’daki ki büyük bir içdenizin kenarında doğduk o bizim Anayurdumuzdur,.Sonra o denizin kurumasıyla dünyanın dört bucağına dağıldık dedin…
Senin kuşağın Türk tarihini böyle öğrendi…Bunu sen bulmuştun… Araştırsınlar diye Türk Tarih Tetkik Cemiyeti’ni kurdun.
Ama, 10 Kasım 1938, dokuzu altı geçe, O denizi kuruttular, dünyayı Türk yaptı dediler…
Sana inanmadılar… Batı’ya Türk Tarihini öğrensinler diye gönderdiklerin sana ihanet ettiler… Türkçe bilmeyenlerin yazdıklarına biat ettiler, üstüne tüy kondurmadılar.
Fakat bir Uygurlu çıktı, orada beş içdeniz vardı dedi ve saydı:
Uçuğıltır köl, Om-Oğ, Obıl uçı, Uçuğuy köl, Oğ-Ur… İnanamadılar
Sen,
Orta Asya, Anavatan,
Anadolu, ikinci vatan,
Girit ,üçüncü vatandır dedin…Dinlemediler bile!..Batılı bunu kabul etmez, Batı doğru söyler, söylediği doğrudur…Bize, Batı’nın “okey”i gerektir dediler!..
Uygurlu, Orta Asya’da kaya resimleri, yazı var, atalarımız yazıyı buldu dedi… VE yazıları okudu… Alay ettiler… Ama tersini ispat edemediler…
Çünkü Türkçe bilmiyorlardı!.
Anadolu’da kaya resmi, Yazı var dedi… Bunlar M.Ö. onüçbini gösteriyor,
Atalarımız Doğu Anadoluya bu tarihte ayak bastı dedi… Yazıları okudu…  Sinirlendiler, hayâldır bu… Biz, Anadolu’ya 1071’de geldik Batı öyle söylüyor, dediler
Okunamayan Girit yazısını okudu… Atalarımız yazmışlardı dedi, ayni adam… senin gerçeği keşfetmiş olduğunu ispat etti…Hiç renk vermediler. Derken, Ankara’nın Güdül Salihli köylüsünden Cemil Söylemezoğlu haykırdı . Heyyyy… Güdüllüler uyanan… Biz Anadolu’da beşbin yıldanberi varız…  Bunu servet Somuncuoğlu duydu, ekip kurdu, gittiler, gördüler
Kaya resimleri ve yazıları keşfettiler…Tam beşbin Kaya resmi ve yazı…
Ama, Atalarımızın Türkçelerini bilmediklerinden okuyamadılar…Okuyana – Batılı olmadığı için – başvurmadılar. Bir Göktürk yazısı tutturmuşlar gidiyorlar…harfler Orhun’daki yazıların ayni imiş…Orhun öncesini bilmediklerinden orada kaldılar….Daha çok bekleyecekler…Çünkü, Damgaları,  harf sandılar…A,B diye okudular, AT, ÖK diye okuyacaklarına…Orhun’dan önce, Açıktaş, Uluğ-kem, Işub-Oq, Uw-On Etrüsk, İskit, yazılarının Varlığına sırtarını dönmüşler…En son yazı, Orhun’a takılıp kalmışlar, Onu ilk sanıyorlar… zaten, Batı dillerini çok iyi biliyorlar, ama, Kırgızca, Yakut, Uygurca , kısacası Orta Asya Türkçeleri onların yabancı dilleri gibi…
Fakat,
Sezar’ın Hakkını Sezar’ a verelim . Nihayet
Türk Tarihinin yeniden yazılması gerektiğini kabul ettiler.. Yıl 2011…Biz bunu 1988’de söylemiştik.
Atam, sen ne diyordun,
Biz Anadolu’da en aşağı beşbin yıl önce varız.. Yıl 1930 idi. Bunu arasınlar diye Türk Tarih Tetkik Cem’iyeti kurulmuştu…Ama o cemiyet, Türk Tarih Kurumu, Sana inanmadı….Türkçe bilmeyen , nalıncı keseri Batılının kalem aldığı Tarihi kabul etti…
Batı kalemi, Türk Tarihini değil, Batı çıkarları tarihini yazdı..Sevr’e yol gösterdi,
Binyetmişbiri, kabul ettirdi.
Sen ne diyordun,
Behemahâl( zaman kaybetmeden) Türk tarihi yazılmalıdır.. Biz beş bin yıldır Anadolu’dayız…
10 kasım saat dokuzu altı geçe sözünü dinlemez oldular…
Kemikleştiler
Atam, artık rahat uyu…söylediklerin doğru çıktı…Hem de daha fazlasıyla…
Beşbin değil, onüçbinden beri Anadolu’dayız… dediğin gibi, Anayurttan dünyanın dört bucağına gittiler, Yazıları ve  yazıların içeriğini Ata kültürünü öğrettiler, Dip kültürü oluşturdular…
Artık, Ok yaydan çıkmıştır…”Türk Gerçeği” ortadadır.
 Ruhun Şad olsun ATAM…Ebedî uykunu artık  rahat uyu…Türk’lüğünü inkâr edenler seni rahat bırakırlarsa?..
Halûk Tarcan,    10 Kasım 2012
***
Not. Kaya resmi ve yazıt, Sermet Somuncuoğlu’nun izniyle, son çıkan “Damgaları Göçü” , Ankara, Güdül kaya resimleri adlı kitabından alınmıştır…
(AC YAPI’nın bir kültür hizmetidir)

19 Ekim 2012 Cuma

YARINLAR İÇİN; POZİTİF YAŞAM Ergün ARIKDAL & Galip BARAN

YARINLAR İÇİN; POZİTİF YAŞAM
Ergün ARIKDAL

SUNUŞ

Düşünen her kişi ve toplumun açıkça görebileceği gibi insanlık büyük bir değişimin sancı ve sarsıntısı içindedir. Maddi ve manevi tüm kurumlar yozlaşma alanları halindedirler. Tüm değerler saflığını yitirmiş durumda ve insan sayısı kadar doğru ve yanlış var. Herkes farklı dili konuşuyor ve kimse kimseyi anlamıyor. Çünkü insanlık kuşku duymadan ortaklaşa başvurabileceği bir BİRLEŞTİRİCİ BİLGİ’ ye sahip değil.

İnsanlık bir yandan özüne (ruhuna) ve insan olarak gerçek vazifesinin ne olduğuna ait bilgisizlikten doğan anlayışsızlığının ıstırabını yaşarken, öte yandan herhangi bir manevi otoriteye şuurlu olarak bağlı olmadan kendi yolunu kendi seçmek, kendi gerçeklerini yaşamak ve doyuma ulaşmak istiyor.

Bütün insanlık her türlü çalkantı ve sarsıntısıyla yeni bir çağa geçmenin hazırlığı içindedir. Çağımız insanı ruhsal ve şuursal seviyesi bakımından hızlı bir ilerlemeye tabi tutulmuştur; ancak bunu belirleyecek temel bilgisi eksiktir ve yaptığı yorumlar yetmemektedir. İnsanların kendileri ve dış dünya hakkında sordukları sorulara, her seviyeyi tatmin edecek şekilde cevap verebilecek yeni bir BİLGİ’ye ihtiyaç vardır. Bu nedenle yeni çağ, “Birleştirici BİLGİ Çağı” olacaktır.

Her ülke gibi Türkiye de insanlığın şuurlanmasına ve uyanmasına asırlarca hizmet etmiştir. Anadolu insanı binlerce yıldır bu misyonu yerine getirmek maksadıyla çeşitli şekillerde yetiştirilmiş, yönlendirilmiş ve bugünlere hazırlanmıştır.

Dünya insanlığını üstün bir tekâmül sıçrayışına doğru yönlendirecek, mevcut bütün anlayışları, zaman içinde Tek Gerçeklik haline getirecek ve böylece tüm insanlığı aydınlatarak ona rehber olacaktır.

Birlik, beraberlik ve eşitlik ruhunu sevgi, yardım ve dayanışma ile pekiştiren insanlık, içinde bulunduğu derin çıkmaz ve bozgundan kendi kendini kurtarabilecektir. Artık her insan kendini sever gibi her insanı sevmek, komşusu ile geçinir gibi her insanla iyi geçinmek idrakine varacaktır. Bu vazife duygusu ve anlayışıyladır ki, Dünyaya Ruhsal ve Moral Yasalar hakim olacaktır.

Elinizdeki bu kitapçık, Dernek çalışmalarımızın küçük bir ürünüdür. Amacımız daima dengeli ve doğru olanı aramak, özgürlük, sevgi, ve ahenk dolu bir dünyanın yapılanmasına katkıda bulunmaktır.

Kitapçıkta özetlenen beş İlke’nin (Varlığın Birliği İlkesi, Varlıksal Eşitlik İlkesi, Seçme Özgürlüğü İlkesi, Varlıksal İradelerin Çelişmezliği İlkesi ve Varlığın Bildiğinden Sorumlu Olduğu İlkesi) sizlerde yeni ilhamlar uyandıracağına ve bizi daha iyi tanımanıza yardımcı olacağına inanıyoruz.

1. VARLIĞIN BİR’LİĞİ İLKESİ


Varlık, sonsuz olan Yaradan’ın tezahürü ya da yansımasıdır.  “Varlığın Bir’liği İlkesi”ni anlamaya çalışırken önce, Yaradan kavramını ele almak gerekecektir.

Yaradan’ın Bir’liği

Yaradan mutlak ve sonsuzdur. Bundan dolayı beşeri ve göreceli olan isim ve sıfatlar O’nu tanımlayamaz. Hiçbir şeyle kıyaslanamayan ve sadece Kendisine benzeyen Yaradan, hiçbir şeyden etkilenmez ve değişmez.

Varlık’ta Yaradan’a  ait hiçbir zerre yoktur. Bu cevher farklılığı sebebiyle O’na ulaşılamaz. Bununla beraber Yaradan, Varlığı’yla, kanunu vasıtasıyla irtibattadır (Zat’ı bakımından değil).

Sonsuz boyutların, mekânın ve zamanın sahibi olan Yaradan, Varlık tarafından anlaşılamaz. Yaradan’ı Zat’ı bakımından değil, sadece tezahürlerini gözlemekle anlamaya çalışabiliriz. Var olan her şey O’nu sembolize eder.

Kainatın düzeni Yaratılış Kanunları’yla sağlanır. Varlık sonsuzluk içinde bu Kanunları öğrendikçe  Yaradan hakkında bazı sezgilere varabilir. Esasen Yaradan kavramı veya Yaratılış Kanunları, o Kutsal Tohum, farkında olsun ya da olmasın her varlığa dağılmış ve onların yapılarına nüfuz etmiştir. Merkezi her yerde, dış yüzeyi hiçbir yerde olan küre sembolizmi de aynı şeyi ifade eder.

Mutlak hareketsizlik ve denge halinde olan Yaradan BİR’dir, TEK’tir ve AYNI’dır.

Var Etme Eylemi

Hiçbir varlığın asla anlamayacağı bu eylem, ancak Yaradan’a ait bir Bilgi’nin sonucudur.

Yaradan’ın tek bir eylemi vardır; o da Varlık meydana getirmektir. Tek olan Yaradan’dan yansıyan yegâne şey Varlıktır. Yaradan ve Yansıması aynı şey değildir. Bu yansıma dalga dalga varlık sistemleri halinde, çokluk olarak tezahür eder.

Yaradan’a ait olan bu Fiil, yoktan var etmektir. Var olan, yokluğu idrak edemez; yokluk, varlık için “Hiçlik Sistemi”dir.

Varlığın esası form (şekil) değil, özdür. Başka bir ifadeyle Yaradan tarafından var edilen form değil, özdür.

Var etme, zaman ve mekân dışı küresel bir eylemdir (çünkü zaman ve mekân da varlıktır). Yani bu eylem, sonsuzluğu kapsayan tek, bütünsel (külli) ve ani bir Oluş darbesidir.

Yaradan tarafından meydana getirilen Varlık, bünyesinde “Varlıksal İlkeleri” ya da “Tanrılık Bilgi”yi taşıyacak şekilde var edilmiştir.

Varlığın Birliği

BİR olan Yaradan’ın var ettiği de Bir’dir. Varlığın Bir ve Aynı oluşu Yaradan’nın BİR’liğinden dolayıdır. BİR olandan ancak Bir olan sadır olur.

Yaradan’nın Kanunu değişmez olduğundan farklı statüde varoluşlar düşünülemez. Oluş, tek BİR Kaynağın, yani Yaradan’a ait tek bir Kanunun eseridir. Bu sebeple Yaradan İçin Varlık Bir’dir.

Tezahürden önceki küresel varoluşta ve tekâmül ve hiyerarşi söz konusu değildir. Zaman, mekân ve hareket yoktur. Sadece Bir olan Varlık mevcuttur.

Kainatlar ve o kainatlarda tekamül eden sonsuz çeşitlilikteki varlıklar ayrı ayrı yaratılmamışlardır. Farklı olarak gördüğümüz sayısız varlık sistemleri, tek Bir Varlığın çeşitli boyutlardaki tezahüründen ibarettir.

Küresel bir bütünlük halinde olan varlıkların tümü, her biri ayrı varlık çeşidini yansıtan sonsuz yüzeyli tek bir elmas gibidir. Bu bütünlük “Kozmik Yumurta” şeklinde sembolize edilmiştir. Varlığın Birliği ve Bütünlüğü, başsız ve sonsuz olmaktır. Her varlık hem baştır, hem sondur.

Varlığın BİR’liği, görünmeyen bir BİR’liktir. Bu Bir’lik öz ya da varoluş bakımındandır. Yani farklı farklı gördüğümüz tüm varlıklar, yapılarında aynı mayayı taşırlar.

Varlığın BİR’liği, yaratılışın sonsuzluğunu ve küreselliğini ifade eder.

Yaradan karşısında varlıklar değil, Varlık vardır. Bu Varlık Bir, Tek ve Aynı’dır.

“Varlığın Birliği” İlkesi’ne bağlı olarak bütün varlıklar eşittir ve seçme özgürlüğüne sahiptir; ancak varlıksal iradeler birbirini çelmez.

Yaratılış ve Tezahür

Yaradan’ın tezahürü Varlıktır. Tezahür eden Yardan’ın kendisi değil, O’nun Bilgisi ya da Kanunudur. Kainat bütünüyle Yaradan’ın tezahürü ya da yansımasıdır.

Tezahür, mutlak sonsuz olan Yaradan’ın kendisini sınırlı olanla ifade etmesi demektir. Yaradan tarafından bakıldığında sonsuzluğun sonlu hale gelmesi söz konusudur. Ancak bu tezahür, varlık açısından yine de sonsuzdur. Bu bakımdan ele alındığında, varlık, çokluk demektir.

Yaradan’ın Oluş ( var etmek, varlık meydana getirmek) Eylemi yaratılış değildir.

Yaratılış; zamana ve mekâna bağlı maddi sistemler içinde, Varlığın forma (şekle) bağlı olarak tezahür etmesidir.

Saf maddenin kendisinde herhangi bir form, herhangi bir ide yoktur. Maddeye şekil veren varlıktır. Şekilsiz (amorf) olan madde, varlık tarafından şekillendirildikten sonra  bildiğimiz evren meydana gelmiştir.

Yaratılış ya da imalat (prodüksiyon), yani mevcut olanı şekillendirme Yaradan’a değil, Varlığa aittir, Varlık Yaradan’ın var ettiğine şekil vererek yaratma fiilini gerçekleştirmiştir.

Görülüyor ki, Yaradan’ın Kanunu’nu  uygulayan ve en büyük varlıksal ilkelerden olan “Seçme Özgürlüğü” İlkesi’ne bağlı olarak Yaratılış Fonksiyonu’nu yerine getirmeyi seçen “Tanrılar” ya da “İlâhlar” vardır.

Küresel Varlık aleminde yaratılış süreklidir, yani bu faaliyetin başı ve sonu yoktur. Bu Varlık bütünlüğünü hissedebiliriz ama asla anlayamayız.

Yaratılanların Birliği                            

Yaratılanlar, yani yine Varlığın sebep olduğu ve de sonsuz boyut, mekân ve zamana dağılarak çokluk halinde tezahür eden varlıklar (mevcudat) , aynı özü taşıdıklarından ve aynı Yaratılış Kanunu’na tabi olduklarından Bir ve Tek’tirler.

Birlik’ten Çokluğa

Yaradan tarafından meydana getirilen Varlık’ta, o tüm varoluşun Bilgisi saklıdır. Bir Merkez’den itibaren, içten dışa genişleyen küreler tarzındaki varlık sistemleri sonsuzluğa uzanır.

Bu yaratılış küresindeki varlık sistemleri birbirinin tezahür sebebidir. Bir tezahür, kendinden önceki bir tezahürün sebebidir. Bir önceki bir sonrakini türetir. Yani varlık, varlığı yaratır. “Yaratılan, Rab’bine benzer” ifadesi bu anlama gelir. Yani varlık için Aslı’na uygunluk söz konusudur. Ancak tüm varlıkların mayası Yaradan’dan dolayı Bir’dir. Bu sebeple yaratılmış olanlar Bir’dir.

Güneş ışığının bir prizmadan geçerek yedi renge ayrılması gibi Bir olan Varlık, çeşitli boyutlarda, boyuta has zaman ve mekân şartlarında farklı form ve yapıda tezahür etmiş ve böylece zahiri bir çokluğa dönüşmüştür. Bununla beraber özde Birlik olduğu için, “Yukarıdaki aşağıdakine, aşağıdaki yukarıdakine benzer.” denmiştir.

Çokluktan Birliğe

Yaratılış Yaradan’dan itibaren açılmaya başlar. Merkez’de ve her şeyin başında O vardır; her şey O’na doğrudur.

Tekâmül, zaman ve mekân içersinde bulunan bir değişme olup Merkez’e yaklaşmanın bir ölçüsüdür. Ancak bu asla ulaşılamayacak bir Merkez’dir.

Varlık, yaratılış küresinin Merkezi’ne yaklaştıkça ayrıntılar ortadan kalkar. Tabi olunan kanun sayısı azalır, ama bu kanunların kapsamı genişler. Her şey Bir’leşir ve ayniyet kazanır. Bu nokta Birlik (Teklik, Vahdet) Şuuru’nun Merkezi’dir. Hakiki Birlik oradadır.

O Merkez’den sonsuzluğa yayılan Şuur alanı içerisine giren varlıklar, Birlik fikrine, yani Merkez’e doğru çekilirler. Orada “sen-ben” yok, “biz” vardır. Varlıkların tekâmül seyri sonsuza dek o Birlik Merkezi’ne doğrudur.

“Varlığın Bir’liği İlkesi”nin Etik Sonuçları

“Varlığın Birli’ği İlkesi”nin fizik plândaki tezahürü olarak, bedenli halimizle, kozmik bir bedenin hücreleri gibi birbirimize bağlı durumdayız. Mekânda işgal ettiğimiz konuma bakarak bedenler arasında gördüğümüz boşluklar bizi yanıltmaktadır. Bu yanılgının sonucu olarak kendimizi başkalarından ayrı gibi, bireysellik varmış gibi düşünerek “sen-ben” davası güderiz. Oysa insanlık Tek Bir Şey’dir. Bütünsel Akıl (Zekâ ya da Şuur) fizik kâinatta ancak böyle görünmektedir.

İnsan varlığının bireysel tekâmülü, tüm insanlığın kolektif tekâmülüne bağlıdır. Bu sebeple insan, toplum içinde “Yardımlaşma ve Dayanışma Kanunu”nu bilerek uygulamalıdır. Görülüyor ki, “her koyun kendi bacağından asılmamaktadır”.

Tekâmül seyri Birlik fikrine, yani Birlik Şuur Alanı’nın Merkezi’ne doğrudur. Ne yaparsak yapalım, o Merkez’e doğru hareket ederiz.

Aslında hepimiz Bir’iz. Bu nedenle “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” ifadesi kullanılmıştır.

2. VARLIKSAL EŞİTLİK İLKESİ


Tüm varlıklar varoluşları bakımından Yaradan karşısında mutlak olarak eşittirler. Varlıksal Eşitlik İlkesi, Varlığın Bir’liği İlkesi’nin doğal bir sonucudur. Bir olan Varlık, farklı ve eşit olmayan formlar içinde olmakla beraber, aynı parlaklıkta tezahür etmiştir.

Varlığın Bir’liği İlkesi’nden Varlıksal Eşitlik İlkesi’ne

Varlıklar ayrı ayrı değil, tek bir Kanun’a bağlı olarak ve aynı Varlıksal İlkeleri bünyelerinde taşıyabilecek şekilde yaratılmışlardır. Bu sebeple Bir olan Varlık, Tanrı karşısında olduğu gibi birbirleri karşısında da eşittir.

Bir olan Varlığın tezahür aleminde çokluk arz etmesi, varlıkların Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre hareket etmelerinden kaynaklanır. Varlıklar sonsuz maddi sistemlerde görünürken kendi iradelerine göre bir vazife alırlar. Özde Bir ve Eşit olan varlıklar, özgür iradeleriyle kozmik bir planın belli bölümlerini işgal ederek hizmet ve vazifelerini yürütürler.

Eşitlik Varoluştadır; Cisimde ve Şekilde Değil

Varlıksal Eşitlik İlkesi görünen değil, görünmeyen bir temele dayanır. Bu, cismani ve şekilsel değil, varoluştaki eşitliktir. Yani varlıklar ayrı ayrı değil, tek bir yaratılış darbesiyle (OL! Ya da FİAT) meydana gelmiştir. Tüm varlıklar tek bir Merkez’in Kanunları’na bağlı olarak tezahür etmiştir. Varlıkların en derin ve temel ortaklığı, “oluş”larıdır. Varoluş bakımından bütün varlıklar eşittir.

Bu eşitlik, varlıkların öz ya da maya birliğinden kaynaklanır. Varlıklar cisim ve şekilleri bakımından farklı ve çeşitli olsa da, Yaratılış Birliği ve Kanunları bakımından evrensel bir eşitliğe sahiptirler. Bu öyle bir eşitliktir ki, görünümle, yani çeşitli zaman, mekân ve boyutlarda tezahür eden maddesel formlarla zedelenmez.

Varlıksal Eşitlik İlkesi’ni taşıdığından dolayı tüm varlıklar, Yaradan karşısında olduğu gibi birbirleri karşısında da eşittirler. Bu İlke’nin sonucu olarak bir boyutta atom olan varlık, başka bir boyutta galaksidir veya bir boyutta insan olan varlık, başka bir boyutta ilahtır.

Eşitlik varoluştadır; cisimde ve şekilde, yani tezahürde değil.

Görünüşteki Eşitsizlik Aldatıcıdır

Eşitlik İlkesi’ni mayalarında taşıyan varlıkların, tezahürat aleminde maddesel formlar halinde çeşitlilik, farklılık ve çokluk, yani eşitsizlik sergilemeleri, yine özlerinde taşıdıkları Seçme Özgürlüğü İlkesi’nden kaynaklanır.

Görünmeyen görünenin içinden geçerek tezahür ettiği zaman, özdeki bu Birlik, her varlıkta kendi seçimine bağlı olarak çeşitli şekillere bürünür. Madde aleminde gördüğümüz eşitsizlik ve çeşitlilikler, ışığın prizmadan geçip yedi renge ayrılması gibidir. Prizma ortadan kalkınca yedi renk kaybolur, ortada sadece ışık kalır.

Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne bağlı olarak varlık, yolunu kendisi seçer ve içinde bulunduğu hali kendisi hazırlar,  Bize eşitsizlik varmış gibi gelse de, Varlık kozmik vazifesini, ancak o hal içerisinde en mükemmel şekilde yerine getirebilir. O kadar ki, görünen eşitsizliği teorik olarak eşitliğe çevirmek mümkün olsa, kâinatın düzeni bozulurdu.

O halde görünen eşitsizlikler varlığın seçimine bağlı olduğundan doğaldır. Ayrıca tüm eşitsizlikler rölatif olup geçicidir. Oysa Varlıksal Eşitlik İlkesi varoluştaki eşitlik olup ebedidir ve hiç bozulmaz.

Tekâmül ya da gelişme, varlıklar arasında eşitliğin bozulması ya da bozulan eşitliğin dengelenmesi anlamına gelmez. Tekâmül, varlığın Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne bağlı olarak kendi üslubuna göre ilerlediği kozmik bir hizmet sürecidir.

Varlıklar tekâmül farklılıklarından dolayı farklı sorumluluklar taşırlar. Buna bağlı olarak sonsuz boyutlar içinde, sonsuz bir şekilde eşitsizlikler, kademeleşmeler ve hiyerarşiler görülür.

Varlıklar farklılık, çeşitlilik ve eşitsizlik halinde bir Bütünlük oluştururlar. Hiçbir varlık diğerinden bağımsız değildir. Her şey her şeyin içindedir. Birindeki değişiklik hepsini etkiler. He varlık, işlemekte olan kozmik mekanizmanın eşit derecede değerli ve vazgeçilmez birer unsurunu teşkil eder. Varlıklar bir ağacın kökü, gövdesi, dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleri gibidir; ağaç ancak bu bütünlük içersinde hayatiyetini ve fonksiyonunu sürdürebilir. Her varlık, kâinat düzeni içersinde üzerine aldığı vazifeyi eşit olmayan formlar altında gönüllü olarak yerine getirir.

Varlık tekâmül seyri içinde Merkez’e yaklaştıkça maddesel sistemin çokluğu, çeşitliliği ve farklılığı kaybolmaya başlar. Varlık ayrıntılardan kurtulur. Her şey birleşir ve ayniyet kazanır. Yani özde mevcut olan Varlıksal Eşitlik İlkesi daha çok tezahür eder.

Yaradan Karşısında Varlıkların Durumu

Varlığın Birliği İlkesi’ne göre Yaradan için Varlık Bir’dir. Yani O’nun nezdinde varlıklar değil, tek Bir Varlık mevcuttur. Bir olan Yaradan’ın bir yansıması vardır; o da Varlıktır. Tezahür öncesi tek ve Bir olan Varlığın, tezahür ettikten sonra çokluğa bürünmesi Varlığın Birliği İlkesi’ne halel getirmez. Çünkü tezâhür eden Varlığın durumu, sonsuz yüzeyli bir elmasın durumu gibidir. O yüzeylerin her biri nasıl tek olan elmasın bir görünümü ise, sayısız varlık sistemleri de Bir Olan’ın sonsuz derecede farklı zaman, mekân ve boyutlardaki görünümünden ibaret bir Bütünlüktür. Varoluşlarıyla beraber tüm varlıklara nüfuz etmiş olan Nur (öz, maya ya da Tanrılık Bilgi), her varlıkta aynı derecede yayınlanmaktadır.

Yaradan açısından bakıldığında çokluk, çeşitlilik ya da ayrılık değil; Birlik ve Eşitlik görülür. Başka bir deyişle tüm varlıklar aynı Ruhsal ve Maddesel Yasalar’a tabidirler. O yasalar insandan insana değişmez. Ateş, ayrım gözetmeksizin herkesin elini yakar.

O halde sonsuz çeşitlilik gösteren tüm varlıklar Yaradan karşısında eşittir.  Bu, bir kürenin yüzeyindeki bütün noktaların Merkez’e eşit uzaklıkta olmasına benzer. Dolayısıyla Yaradan’a göre hiçbir varlığın diğerine nazaran üstünlüğü ya da seçilmişliği söz konusu değildir. Bu gerçeğin aksini savunan her türlü öğreti geçersizidir. Çünkü Varlıksal Eşitlik İlkesi’nden yoksun oldukları için çelişki ve adaletsizliklerle doludurlar.

Eşitlik İlkesi’nin Etik Sonuçları

Bu İlke’ye göre bilgisi ve inancı ne olursa olsun, bütün varlıklar Yaradan karşısında eşittir. O’na nazaran hiç kimse daha ileride ya da daha geride değildir. Kimse kimseye üstün kılınmamıştır; efendi-köle ayrımı yoktur. Bu ilke gereği kimseye iltimas geçilmez ve kimse haksızlığa uğramaz. Tanrı Yasaları, hükmünü her varlık üzerinde eşit şekilde icra eder.

İyi ya da kötü diye nitelendirdiğimiz düşünce ve davranışlar bu eşitliği bozamaz.  Herhangi bir insanın erdemli tutumu onu Tanrı nazarında daha seçkin bir hale getirmediği gibi, işlediği  fiillerin kötülüğünden dolayı kimse Tanrı’nın gözünden düşmez. Tanrı nezdinde bütün varlıklar mutlak olarak eşittirler.

Varlıksal Eşitlik İlkesi gereği Tanrı, insanı ne ödüllendirir, ne de cezalandırır. Aksi bir uygulama çelişki olurdu. Dolayısıyla başımıza gelen olaylar Sebep-Sonuç Yasası gereği, daha önceki fiillerimizin sonucudur. Yani insan kaderini kendisi belirler. Görülüyor ki, fiillerimizden dolayı Tanrıya değil, kendi varlığımıza karşı sorumluyuz. Çünkü ruh bu yetkiyle yaratılmıştır. O halde Tanrı’dan korkmak yerine, anlayışımız ölçüsünde O’nu sevmek ve saygı duymak gerekir.

Tanrı nezdinde eşit olan varlıklar, doğal olarak birbirlerine göre de eşittirler. Ne var ki, bencilliği ve kibri nedeniyle insan bu gerçeği görememekte ve yeryüzünde bunun tersini uygulamaktadır. Bu ilke gereği bütün insanlar ruh kardeşidirler.

Yeryüzünde yarattığımız sınıflar ve kastlar Varlıksal Eşitlik İlkesi’ne aykırıdır. İnsanları iyi-kötü, inanan-inanmayan, zengin-fakir, güzel-çirkin diye ayırarak bir kısmını baş tacı ederken, diğerlerini hakir görmek bir yanılgıdan ibarettir. Karşı cephe yoktur; herkes aynı taraftandır. Yukarıda ya da aşağıda olan yoktur; tüm varlıklar aynı seviyede olup herkes vazifesini yapmaktadır. Her varlık tek bir kozmik tablonun kendi seçtiği bölümünü işlemektedir.

Kim ne yaparsa yapsın ya da ne olursa olsun, kendi tekâmül küresinin merkezine doğru ilerlemekte ve merkeze yaklaştıkça tezahür aleminin zahiri eşitsizliği giderek kaybolmakta ve Birlik Ruhu hakim olmaktadır.

Varlıksal Eşitlik; cismani eşitlik, fırsat eşitliği ya da anlayış gelişimi eşitliği değildir. Bunlar aynı İlkenin tezahür alemindeki basit görünümleridir.

Varlığın görevi, madde aleminin her türlü yanıltıcılığına rağmen bu eşitsizliği fark ederek Varlıksal Eşitlik İlkesi’ni yaşamak ve yaşatmaktır. Gerçek sevgi ancak bu anlayışa ulaştıktan sonra doğar ve insanlar hiçbir adaletsizlik yapmadan, herkesi eşit görerek “Yardımlaşma ve Dayanışma” içinde  şuurlu yaşarlar. Şuurlu bir insan, Ruhsal ve Maddesel Kanunları eşit şekilde kullanarak  dengeli bir hayat sürdürür.

Hiçbir varlık ne yaparsa yapsın bu eşitliği bozamayacağına göre, ayrıca da varlık dışı bir sistem tarafından yargılanamayacağına göre, bütün sorumluluk tümüyle varlığın kendisine ait olacaktır.  Bu durumda bize düşen, insan kardeşlerimizle, karşılık beklemeksizin evrensel bir “Yardımlaşma ve Dayanışma” içinde olmaktır.

Bir olan Varlığın çeşitli şekillerde tezahür etmesiyle geçici ve yanıltıcı bir eşitsizlik doğmuştur. Ancak her varlık farklı görünürse de özde Bir’dir. Yeryüzünde yarattığımız “ben-sen” ayrımı kesin bir yanılgıdan ibarettir. Varlık maddeden sıyrıldığı zaman egoistik kökenli “ben ve sen” ayrımının olmadığını anlar. Ne var ki, maharet, bu gerçeği bedenli haldeyken anlamaktır.

Bedenli yaşamımızda dış realiteyi çokluk, çeşitlilik ve eşitsizlik olarak algılayışımızın sebebi, sınırlı duyularımız ve şuurumuzdur. Bundan dolayı Varlığın Birliği ve Varlıksal Eşitlik gibi Temek Ruhsal İlkeler’i kavramak için duyuların ve şuurun aşkınlaşıp, küreselleşmesi gerekir ki, bu da özel bir Bilgi’yle olur.

  1. SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ İLKESİ

Tezahür alemindeki çokluğun ve çeşitliliğin sebebi olan Seçme Özgürlüğü, kâinattaki tüm varlıkların özünde mevcut olan temel ilkelerden biridir. Bu ilke, yine her varlığın özünde mevcut olan Varlıksal Eşitlik İlkesi’nin doğal bir sonucudur.

Seçme Özgürlüğü Varlıksal Eşitlik İlkesi’nden Kaynaklanır

BİR olan Yaradan tek bir eylemle Varlığın özünü var etmiştir. Bu eylem, formlara bürünerek tezahür edecek olan Varlığın yapısını Tanrısal İlkelerle donatmıştır. Aynı varlıklar bir seferde yaratıldıkları için özde BİR’dirler ve özlerinde aynı Varlıksal İlkeleri taşıdıkları için de Tanrı karşısında ve bunun doğal sonucu olarak birbirleri karşısında da kayıtsız şartsız eşittirler. İşte bu Eşitlik İlkesi’dir ki varlıklara sınırsız bir Seçme Özgürlüğü sağlar.

Her Varlık Sınırsız Ölçüde Seçme Özgürlüğüne Sahiptir

Yaradan sonsuzdur; Yaradan’nın yarattığı da sonsuzdur. Sonsuz Olan’dan sonlu bir varlığın sadır olması abestir.  İşte aynı mantığa göre Varlık, sınırsız bir seçme özgürlüğüne sahiptir. Buradaki özgürlük zıddı olmayan bir kavramdır. Yani karşıtı tutsaklık olan bir özgürlükten söz  edilmemektedir. Bu, tezahür öncesi mevcut olan ve dolayısıyla zıddı olmayan ve de zaman ve mekânla sınırlı olmayan bir özgürlüktür. Başka bir ifadeyle bu, Varlığın tezahür etme özgürlüğüdür.

Varlık kendi iradesiyle dilediği yönü seçip, ilerler ve karşısına çıkan şartlara uyum sağlar. Varlık bu seçimiyle herhangi bir şey kazanamayacağı gibi, herhangi bir şey de kaybetmez.

Varlığın özgür seçimi, mevcut olan imkânlardan birini kullanması ve geri kalan imkânların da diğer varlıklara kalması şeklinde değildir. Varlığın dışında imkân diye bir şey yoktur; seçtiği anda o şey varlık için imkân olmaktadır.

Bu durumda her varlık eşit bir şekilde, sonsuz derecede seçme hakkına sahiptir; kaldı ki, varlığın dışında sosuz sayıda imkân olsa bile, seçilen herhangi bir imkân, o imkânların sonsuzluğunu eksiltmez ve geri kalan varlıklara da sonsuz derecede seçme imkânı kalır.

Tezahür Alemindeki Farklılığın Sebebi: Seçme Özgürlüğü

Taşıdıkları öz bakımından eşit olan varlıkların tezahür aleminde farklı görünümleri,  varlık dışı bir sistemin keyfi iradesinden değil, varlığın bizzat kendi iradesinden kaynaklanır.

Varlığın sınırsız seçme özgürlüğünün sonucu olarak, tezahür aleminde çeşitli hiyerarşiler doğar.  Özde bir ve aynı olan varlıkların kendi iradelerine bağlı zahiri kademeleşmeleri Varlıksal Eşitlik İlkesi’ni ihlâl etmez. Aynı varlık Seçme Özgürlüğü İlke’sini kullanarak bir atomu yönetebileceği gibi, bir Güneş Sistemini de yönetebilir.

Tezahür alemindeki basamaklaşma ve eşitsizlik, varlığın yaratılışıyla beraber özünde taşıdığı Seçme Özgürlüğü’nün  sınırsızlığını gösterir.

Öz Bakımından Eşit Olan Varlıkların Seçimleri Neden Aynı Değil de Farklı Sonuçlar veriyor?

Lineer bir düşünde sistemi içerisinde, yani belirli sebeplerin belirli sonuçları  meydana getirdiği deterministik  bir yaklaşımla şu soru sorulabilir: “Bütün varlılar yaratılış itibariyle eşitse, varlıkların seçimlerinin de aynı sonuçları vermesi gerekmez mi? Hiyerarşinin sebebi nedir?”

Bu sorunun cevabı, sonsuz boyutları ihtiva eden küresel mahiyetteki zaman ve mekân şartlarında yatmaktadır. Tüm varlıkların , yaratılış küresinin merkezinden itibaren, aynı anda ve aynı haklara sahip olarak, tezahür alemini oluşturmak üzere civara dağıldıklarını farz edelim. Varlıklar 360 derece içersinde nereden başlarlarsa başlasınlar, seçtikleri kozmik yönde ilerler ve mutlak olarak eşit olmalarına rağmen, farklı şekilde tezahür ederek, farklı sonuçlar elde ederler. İşte bunun sebebi, varlıkların farklı zaman ve mekân yoğunluklarıyla karşılaşmış olmalarıdır.

Zaman ve mekân birer varlıktır, yani onlar da yaratılmıştır. Zaman ve mekân da diğer varlıklar gibi Tanrı karşısında eşittir ve seçme özgürlüğüne sahiptir. Yani onlar da kozmik yaratılış küresinin merkezinden itibaren aynı haklarla civara yayılmaya başlamışlardır. Zaman ve mekân, yaratılış küresinin içinde seçme özgürlüklerine bağlı olarak farklı yoğunluklarda tezahür etmişlerdir.

İşte varlıklar, seçme özgürlüklerini kullanarak ilerledikleri kozmik yönde, az yoğun (seyreltik, süptil) ya da çok yoğun (kesif) zaman ve mekânlarla  karşılaşarak çokluk, çeşitlilik ve eşitsizlik arz ederler.

Varlık, az yoğun olan zaman ve mekân şartlarında hızla ilerlerken, çok yoğun zaman ve mekân şartlarında yavaşlar. Bunun sonucu olarak da, özde eşit ve aynı olan varlıklar farklı sonuçlar alırlar ve farklı haller içerisinde, farklı görünürler.

O halde tezahür alemindeki farklılıklar ve eşitsizlikler, tezahür sürecinin kendisinden kaynaklanan bir sonuçtur.

Her Varlık Seçtiği Yönde, Payına Düşen Vazifeyi Yapar

Varlıkların sınırsız bir özgürlük içinde seçtikleri kozmik yönde ilerlemeleri, Bütün’ün dışında, bağımsız, yani keyfi ve amaçsız değildir. Tam tersine varlık, tezahür aleminde farklı formlara bürünerek bütünsel bir düzen içinde tezahürün sürekliliğine katılımdan ibaret olan Kozmik bir Hizmet ve Vazife’yi yerine getirir. Seçilen hiçbir yön, Vazife kapsamının dışında olamaz. Varlık hangi yönü seçerse seçsin, Vazifesi’ni yapar.

Kâinattaki Uyum ve Dengenin Sebebi Seçme Özgürlüğü İlkesi’dir

Varlığın Birliği ve Varlıksal Eşitlik İlkeleri göz önüne alınmadığı takdirde, Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre hareket eden varlıkların keyfi seçimlerinin zıtlıklara, karmaşaya ve dengesizliklere sebep olacağı; buradan ise uyum ve düzen bir yana, kâinatın daha doğmadan kaosa sürüklenip yok olacağı akla gelebilir.

Oysa daha önce de belirtildiği gibi, tüm varlıklar yaratılışları bakımından aynı özü taşırlar ve özlerinde aynı Varlıksal İlkeler saklıdır. Başka bir deyişle, aynı uyum ve düzen her varlığın özünde ayrı ayrı kayıtlıdır. Holografik bir sistemde işleyen kâinatta bir varlığın bildiğini, geri kalan bütün varlıklar da bilir; ama bu biliş, varlığın seçme özgürlüğüne asla halel getirmez. Varlıklar, Bütün’ün uyum ve dengesini bozmayacak iradelere sahiptirler ve birbirlerini çelmeyecek şekilde özgürce seçim yapabilecek yetkinliktedirler.

 Seçme Özgürlüğü İlkesi’nin Etik Sonuçları

Bütün insanlar; özlerinde taşıdıkları Seçme Özgürlüğü İlkesi’nin sonucu olarak yeryüzünde tezahürün sürekliliğine katılma Hizmet ve Vazifelerini yerine getirmektedirler. He varlık seçtiği kozmik yönde ilerlerken farklı zaman ve mekân yoğunluklarını aşıp geldiği için, tekâmül seviyeleri ve içinde bulunduğu şartlar bakımından farklıdır. Ama hepsinin özünde taşıdığı Nur ( Varlıksal İlkeler, Tanrılık Bilgi) daima aynı parlaklıkta ışımayı sürdürür.  Bu nedenle görünürdeki eşitsizliğe bakarak kimseye ululuk payesi verilemeyeceği gibi, kimse de hor görülemez. Çünkü varlık, kozmik tekâmül (Hizmet ve Vazife süreci) sahnesinde kral rolünü de, dilenci rolünü de aynı başarıyla oynayabilecek kudrettedir.

Görülüyor ki, herhangi bir insanın toplum içinde yer aldığı sınıf ya da kazandığı rütbe ile o insanın gerçek varlığı arasında hiçbir bağıntı yoktur. Bir insana beşeri ölçülere dayanarak verilen değer, o insanın, o zaman ve mekân içerisinde yüklendiği hizmet ve vazifenin seviyesini göstermez.

İnsan Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne bağlı olarak ilerlediği yönde sadece kendisine karşı sorumludur. Seçtiklerinden dolayı kimse ona hesap sormaz, Çünkü varlık, fiillerinin sorumluluğunu taşıyabilecek kudrettedir.  Seçme İlkesi’ne sahip varlığa seçimlerinden dolayı hesap sorulması gibi bir çelişkiye düşülemez.

Uygulamada yeryüzü, insanın deneme-yanılma yoluyla tekâmül ettiği bir ortamdır. Bu nedenle insanlığın gelişimini yöneten ve kontrol eden Ruhsal İdare Mekanizması, yanılan ve bu yanılgıdan kurtulmak isteyen insana daima seçebileceği başka imkânlar bahşeder.

Benzer ilkeyi toplum içinde kullanan bir insan, başkalarına seçtikleri yolda yardımcı olur ve onlara hoşgörüyle bakar.

İnsan, Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre düşünce ve davranışlarında, içinde bulunduğu zaman ve mekân şartlarının elverdiği ölçüde özgürdür ve dilediğini yapabilir. Bununla beraber yaptığı her şeyden yine insan sorumludur. Sebep-Sonuç Kanunu gereği, müspet ya da menfi hareketlerinin sonuçlarıyla mutlaka karşılaşacaktır.

Seçiminden dolayı insanı yargılayacak bir makam mevcut değildir ve buna gerek de yoktur. Çünkü insan kendi hesabını görecek yetkinliktedir.  Kaldı ki, Tanrı’nın sadece Kendisinin seçtiği yolda ilerlemeye mahkum ettiği ve bu yoldan saptığı zaman cezalandıracağı köleler yaratıp tatmin olmaya ihtiyacı da yoktur.

Varlığın içinde bulunduğu durum, kendi seçiminin sonucu olduğu için, seçimine en uygun durumdur.   

4. VARLIKSAL İRADE UYGUNLUĞU İLKESİ

Her varlık özünde taşıdığı Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre iradesini dilediği yönde kullanarak, dilediği şekilde tezahür eder. Hiç kuşkusuz bu tezahür, varlıkların öz birliğinden ya da aynı ilke ve kanunlara göre hareket etmelerinden dolayı eşsiz bir ahenkle gerçekleşir. Bütün iradeler birbirine uygundur; hiçbir irade diğerini engelleyemez, ona zıt olamaz ve onu yok edemez. Her zaman ve mekânda geçerli olan Varlıksal İrade Uygunluğu İlkesi, yaratılışın, Tezahür Kanunları’yla beraber sürekli oluşunu gösterir. Yani her varlık Merkez’deki Nur’u sonsuzluğa iletir. Varlık istese de bunun aksini yapamaz. Seçme Özgülüğüne sahip olan Varlık, Yaratılış Işını’nı, bir zaman ve mekândan diğer zaman ve mekâna nakletmekle vazifelidir.

Varlık Varsa Yokluk Yoktur

Varlıksal İradelerin zıtlaşarak birbirlerini yok etmeleri imkânsızdır. “Yokluk” kavramı varlık için hiçbir anlam taşımaz, çünkü varlığın özünde böyle bir ilke mevcut değildir. Varlık yok olmak ya da yok etmek için değil, var olmak ve var etmek için tezahür etmiştir. Kaldı ki, varlığın karşısında, kendisinin dışında, yok edebileceği başka bir varlık da mevcut değildir. Çünkü Varlık Bir’dir.

Bir Olan Varlığın Bir İradesi Vardır

Temel ilke olarak Varlık Bir’dir. Tek bir Varlık varsa, tek Bir İrade vardır. Birbirleriyle zıtlaşacak, birbirlerini yok edebilecek rakip iradeler mevcut değildir. Tüm varoluş tek Bir İrade’yle hareket eden sonsuz bir bütündür.

Tek olan İrade, tezahür edince çokluk olarak algılanır. Ancak bu çokluk, sayısız kılcal uzantılarıyla toprağın derinliklerine uzanan bir ağacın kökü gibi, bir Bütünlük arz eder.  Tek bir gövdeye bağlı olan o sayısız köklerde aynı özsu dolaşır ve her kılcal kök Bir ve aynı ağaca hayat verir. Benzer şekilde aynı öze sahip varlıkların iradeleri de mükemmel bir uyum içinde Bütün’e hizmet ederler.

Varlıksal İradeler Neden Farklıdır?

Varlıkların farklı oluşları, iradelerini farklı yönlerde, farklı uslüp ve dozda kullanmaları, varlık dışı bir sistemin karşı konulamaz buyruğunun ya da kaçınılmaz bir yazgının zorunlu sonucu değildir.  Çünkü Varlığın kendisinin dışında, Varlığa yön çizecek  herhangi bir sistem mevcut değildir. Varlığın iradesi kendindendir ve onu dilediği şekilde kullanmakta mutlak olarak hürdür.

Varlığın ilk hareketinden itibaren kendi seçimiyle, kendine özgü bir yol sahibi olduğunu belirtmiştik. Ancak bu seçme, öze ait bir seçmedir. Varlık orada dış etmenlerle, yani kendi özünün dışındaki bazı etkilerle hareket etmemiştir. Bu, özün kendi içindeki seçmesidir ve bu seçme, yalnız Varlığa ait bir bilginin sonucunda  gerçekleşmiştir. Tezahür etmiş olan varlık, kendi varlık küresinin merkezinde, tohumunun tohumuna, o iç tohuma, yani o hareketsiz noktaya ulaşıp da, sırf hareket olduğu zaman, orijindeki seçiminin yeniden farkına varacaktır.

Her varlık seçtiği kozmik yönde ilerlerken, farklı zaman ve mekân yoğunluklarıyla karşılaşır. Bu nedenle varlıkların iradeleri, içinde bulundukları zaman ve mekân şartlarına bağlı olarak farklı farklıdırlar. Çok yoğun zaman ve mekân ortamında daralan iradeler, az yoğun ve zaman ve mekân şartlarına dilediklerince gerçekleşme imkânına sahip olurlar.

İradelerin Farklılığı Hiyerarşi Yaratır

Tezahür aleminde her varlık, içinde bulunduğu zaman ve mekân yoğunluklarına bağlı olarak, farklı iradelere sahiptir. Bazı varlıkların iradesi dar, bazılarınınki geniş kapsamlıdır. Bununla beraber, bu farklı iradeler tezahür sürecine aynı derecede değerli katkılarda bulunurlar.

Bu irade hiyerarşisinde üstteki varlık, alttakine baskı yapmaz, onun iradesi üzerinde bir otorite kurmaya kalkışmaz. Bundan dolayı irade hiyerarşisinin alt basamaklarındaki varlıklar kendi iradeleriyle, daha kapsamlı bir iradenin şemsiyesi altına girerek tekâmüllerini hızla sürdürürüler.

Kapsam bakımından ne kadar farklı olursa olsun, her irade Kozmik Vazife Planı’nın vazgeçilmez birer unsurudur. Bir basamaklaşma halinde dizilen bu farklı iradeler, kendi fonksiyonlarını eksiksiz yerine getirerek Bütünsel Varlığın yaygınlaşmasına ve mükemmelleşmesine hizmet etmiş olurlar.

Varlıksal İradeler Birbirlerini Yok Edemezler

Özde bir ve eşit olan varlıklar, Seçme Özgürlüğüne sahip olduklarından, bir Merkez’den civara doğru farklı kozmik yönlerde, farklı şekillerde tezahür ederler. Seçme özgürlüklerinden dolayı her varlığın Kozmik Merkez’e olan uzaklığı farklı farklıdır. Başka bir ifadeyle hiçbir varlık, diğer bir varlığın aynısı değildir.  Varlıklar, içinde bulundukları Kozmik Küre’de işgal ettikleri seviyeye göre bir irade sahibidirler.  Bu nedenle nicelik ve nitelik bakımından tamamen farklı olan bu iradelerin birbirlerini ortadan kaldırmaları imkânsızdır.

Bütün varlıklar özlerinde aynı Temel İlkeler’i taşıdıkları için kozmik yolculuklarını mutlak bir denge ve uyum içinde sürdürürler. İradelerin birbirlerine zıt olması, birbirleriyle çarpışması ya da birbirlerini nötralize etmesi asla mümkün değildir. Ayrıca varlıklar isteseler de bunu başaramazlar.

Varlıksal iradeler birbirlerinden ve Bütün’den ayrı ve bağımsız değildirler. Çünkü varoluş birliğinden dolayı, bir varlığın bildiğini diğer varlıklar da bilir, yani her varlık Bütün’ün Bilgisi’ne sahiptir. Bu durumda tezahür sürecine katılmak gibi müşterek bir amaç taşıyan varlıksal iradelerin birbirleriyle çelişmeleri kesinlikle söz konusu değildir.

Bizler, iradelerimiz birbirlerini ortadan kaldırıyormuş gibi bir izlenim edinebilir, birinin yaptığını diğerlerinin bozduğunu zannedebiliriz. Oysa iradelerin birbirlerini yok etmeleri için birbirlerine zıt olmaları gerekir ki, bu da imkânsızdır. Yani varlık kendi iradesiyle bir harekette bulunmuşsa, o irade geri çevrilmeyecek bir şekilde gerçekleşmiş demektir. Başka bir irade yapsa yapsa, o iradenin hayata geçirilen sonuçları üzerinde bazı değişiklikler yapabilir, ama o iradeyi yok etmesi asla mümkün değildir.

Herhangi bir iradenin bir diğerini ortadan kaldırdığını farz edersek, tezahür alemi o anda tümüyle yok olurdu. Çünkü Varlık Bir’dir ve Bütündür; birinin yokoluşu, Bütün’ün yok oluşudur.

Varlıksal İradeler Çelişmez; Karşılıklı Etkileşimde Bulunur

Varlıklar Seçme Özgürlüğüne sahip olduklarından farklı şekillerde tezahür ederek farklı yönlerde yol alırlar ve böylece tezahürün sürekliliği görevini yürütürler. Tezahür alemi varlıkların bir arada faaliyet gösterdikleri bir iş yeri gibidir. Her varlık Bütün içersinde, kendisine düşen Hizmet ve Vazife’yi yerine getirir. Bu Kozmik Faaliyet’in başarıyla yürütülmesi, varlıklar arasında kendiliğinden mevcut olan mükemmel bir iletişim ve etkileşimle gerçekleşir. Varlıksal İradeler her an tesir alışverişi içerisinde bulunurlar. Varlık bu sayede kendi ve kendi dışındaki varlıkların mahiyeti hakkında bilgi sahibi olur. Böylelikle Bütün’ü, yani kendisini tanıyacaktır.

Görülüyor ki, kendi dışındaki iradeler, varlıkların kendilerini bilmelerini sağlayan çok değerli birer imkân olmaktadır. Varlıksal İradelerin kendilerini birbirleriyle denemeleri, mukayese etmeleri ya da boy ölçüşmeleri, bu iradelerin çarpışmaları ya da birbirlerini yok etmeleri anlamın gelmez. Varlık, kendi dışındaki varlıkların mahiyeti hakkında bilgi sahibi oldukça, sonsuzluğa yayılmakta olan Bütün hakkında ve ayrıca Bütün’le kendisi arasındaki birlik hakkında o ölçüde geniş bilgiye sahip olur. Temel İlkeler’i öğrendikten sonra varlık için bu tanıma devresi sona erer ve uygulama süreci başlar.

Varlıksal İradeler Tek ve Aynı Merkez’e Yöneliktir

Her varlığın iradesi tek ve aynı hedefe yöneliktir; bu hedef Bütünsel Varlık Küresi’nin Merkezi’dir. Varlıklar kürenin yüzeyinden Merkez’ doğru zıt yönlerde ilerleseler bile, karşıt gibi görünen bu iradeler, değil birbirini çelmek, aksine varlıkları Merkez’e yani Birlik Şuuruna daha çok yaklaştırır.

Her ne yaparsak yapalım, neyi istersek isteyelim, aslında hepimiz aynı şeyi isteriz. Varlık Seçme Özgürlüğüne sahip olduğu için çeşitli şekillerde istekte bulunabilir; ama meseleyi evrensel açıdan ele alıp Küresel bir İrade düşünecek olursak, tüm iradelerin daima Merkez’e, yani gerçek İrade’ye, başka bir ifadeyle, ilke ve kanunlara yönelik olduğunu görürüz. Varlık Kozmik Çember’in hangi noktasında bulunursa bulunsun, yaptığı bütün eylemler sonunda Merkez’e ulaşır.

Bazı durumlarda bir irade, başka bir iradeyi ortadan kaldırıyormuş gibi görünse de, aslında iradeler kesinlikle birbirini çelemez, birbirine zıt olamaz, Tüm varlıklar Küresel bir İrade içerisinde aynı Merkez’e doğru hareket ederler.

Merkez’e yaklaştıkça ayrıntılar ortadan kalkar, her şey Bir’leşir ve varlıklar ayniyet kazanır.. Böylece varlıklar, Eşitlik İlkesi’nin sonucu olarak özgürce yaptıkları seçimlerin ya da irade beyanlarının birbirini çelmediğini, tam tersine kainat ahengini sağladığını fark ederler.

Bu İlke’nin şuurlu bir uygulamasını, Ruhsal Plânlar’ın işleyişinde görebiliriz. Bir ruhsal plâna dahil olan varlıklar iradelerini Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne göre kullanmakla beraber, plân olarak sonuçta tek bir hareket vardır. Bir plânı oluşturan varlıklar, tek bir bedenin organları gibidir; onların bireysel faaliyetleri, bütünsel faaliyeti meydana getirir. Çünkü plândaki varlıklardan birinin bildiğini hepsi bilir.

Varlıklar tezahür alemi içinde seçtikleri Kozmik Yönde ilerleyip Merkez’den uzaklaştıkça, aslında o Merkez’e daha çok yaklaşırlar. Varlıkları Merkez’e yaklaştıran onların özgürce yaptıkları irade beyanlarıdır.

Varlıkların Kozmik Yolculukları tek bir Merkez’e yönelik olduğu için varlıksal iradeler birbirini çelemez. Şayet birden fazla Merkez olup, varlıklar diledikleri merkezlere yönelmiş olsalardı, farklı ve belki de zıt ilkelere göre hareket edeceklerinden, tüm iradeler birbirini çeler ve tezahür süreci sona ererdi.

Farklı İradeler Kâinatın Uyum ve Denge Unsurudurlar

Bir olan varlık, çokluk halinde tezahür eder. Bu çokluk; bölünmüşlük, bağımsızlık ve zıtlık değil, farklı ve çeşitli görünümler altında öz bakımından Bir ve eşit olan sonsuz varlık sistemlerinin oluşturduğu ahenkli bir Bütünlük arz eder.

Tezahür alemindeki varlıkların, dolayısıyla varlıksal iradelerin farklı olması bu iradelerin birbirlerini ortadan kaldırabilecek şekilde zıt olmaları anlamına gelmez. Çünkü varlıkların amacı tezahür sürecini kösteklemek değil, tam tersine ona katılarak varoşu desteklemek ve zenginleştirmektir.

Varlıksal iradeler birbirinin denge unsurudur; öyle ki Kozmik bir Vazife gerçekleştirilirken bir varlığın yapmadığı ya da yarım bıraktığı bir işi başka bir varlık üzerine alır ve yapar. Bir varlığın yarattığı negatif bir etki, öbürünün yarattığı pozitif bir etki tarafından dengeye getirilir. İşte, dengeyi muhafaza etmek için bir iradenin arkasında daima yedek başka iradeler mevcut olduğu için tezahür süreklidir.

Esasen varlık herhangi bir yönde iradesini kullanıyorsa, yani bir hareket halinde ise, mutlaka başka bir varlık da buna zıt yönde bir irade beyanında bulunur. Ancak bu zıtlık, iradelerin birbirini yok etmesi anlamına gelmez; tam tersine bu varlıklar zıt yöndeki iradeleriyle Kozmik dengeyi sağlarlar.

Farklı tını, farklı görünüş ve farklı yapıdaki çalgılardan oluşan orkestranın seslendirdiği bir beste, nasıl kulağa hoş gelen bir armoni oluşturuyorsa, varlıklar da farklı irade beyanlarında bulunarak, kâinat içerisinde bozulması asla mümkün olmayan bir uyum ve denge yaratırlar.

İrade Vazifeye Uygundur

Tezahür aleminde iradelerin farklılığı, varlığın “Vazife Yapma Hakkı”na dayanır. Kâinatta her varlık kendisine en uygun vazifeyle ilgilenmektedir. Varlığın Vazife Hakkı, vazifeyi isteme, alma, engellere karşı koyma ve vazifeyi yerine getirme hakkıdır. Eğer varlık bir mikrobu canlı tutuyorsa, iradesini de o vazifeye uydurur. Aynı varlık başka zaman ve mekân ortamında başka bir vazife yapacaktır. Özünde herhangi bir değişiklik olmaksızın, vazifesine bağlı olarak varlığın tezahürü ve irade beyanı değişiklikler gösterir.

Varlık Kendi İradesiyle Tezahür Sürecine Katılır

Bütün varlıklar sonsuz boyuttaki zaman ve mekân şartları içinde kendi iradelerine göre, Tezahür Kanunları’nın belli uygulamalarını yaparlar. Başka bir ifadeyle her varlık kendi özünün bir yorumunu yapar. Varlık, kendi yorumunu Tanrı emrettiği için değil, kendi iradesi doğrultusunda yapar. Tezahür sürecine katılım üslubundan dolayı hiçbir varlık kınanmaz ve azarlanmaz. Kaldı ki, Varlık, Tanrı’nın tezahürü olduğundan, Varlığın dışında emretme, kınama ya da azarlama görevini yürüten bir sistem de mevcut değildir.

Varlıksal İrade İlkesi’nin Etik Sonuçları

Temel ilke olarak varlıksal iradeler birbirlerini çelemezler ve yok edemezler. Hiçbir varlık, her mekân ve zamanda geçerli olan bu ilkenin dışında hareket edemez.

Oysa dünya yaşamına baktığımızda insanların birbirlerine zarar verdiklerini, pek çok adaletsizliğin yapıldığını ve isteklerimizin çoğu kez engellendiğini görüyoruz. Kuşkusuz bu değerlendirme, olaylara egoistik açıdan bakan dar şuurlu beşerin görüşüdür ve içinde bulunduğu yoğun zaman ve mekân şartlarından dolayı, gerçekliği böylesine sınırlı ve dar bir şekilde algılamaktadır. Yaşamının amacı hakkında bilgi sahibi olmayan, haz ve elem içerisinde hareket eden beşer, realiteyi kendi zanlarına göre yorumlayarak hatadan hataya yuvarlanmaktadır.

Doğmadan önce hayat planını Varlıksal İlkeler çerçevesinde tanzim eden varlık, bedene bağlanınca şuuru daraldığından Kozmik Vazifesi’ni uygulamakta güçlüklerle karşılaşmaktadır. Bununla beraber insanın yaşam amacı, beden içersinde dahi Ruhsal Kanunları tanımak ve onları uygulamaktır.

Esasen bize haksızlıkmış gibi gelen ve isteklerimize ket vuran olaylar; Varlıksal İlkeler’i öğrenmemiz için şemsiyesi altına girdiğimiz Yüksek İradeler’in hazırlamış olduğu mizansenlerden başka bir şey değildir.

Hiçbir insan aslında ne yaparsa yapsın, başka bir insana zarar veremez. Biz başkasına ancak zarar verdiğimizi zannederiz. Oysa cana ya da mala verilecek herhangi bir zarar,  o varlığın özünde hiçbir değişiklik meydana getirmez.  Varlık maddi bir zarar görse de, görmese de, buğulanan bir camı siler gibi, öz hep aynı kalır. Ama insan kendisinin ruh olduğunu bilmeyip, beden olduğunu zannettiği için olaylara bedensel ve bireysel çıkarcı bir gözle bakmakta, hayatı sen-ben ayrımı içinde  geçmektedir.

Oysa insanların yaptıkları her şey, farkında olsalar da, olmasalar da, birbirlerine yardımdan başka bir sonuç veremez. O halde bu gidişi şuurlu hale getirmek ve birbirimizle Yardımlaşma ve Dayanışma içinde olmak, bilgece bir tutum olacaktır.

İnsan olarak hepimiz öz bakımından bir olduğumuzdan ve tek Bir İradesi olan Kozmik bir bedenin hücreleri gibi olduğumuzdan, başkalarının iradesine ket vurmak ve onlara zarar vermek, aslında kendimize de zarar vermek olacaktır. İnsan insanın kardeşi olduğu için, hepimiz birbirimizden sorumluyuz.

Varlıksal İrade Uygunluğu İlkesi’ne göre insan irade beyanlarından dolayı sadece kendisine karşı sorumludur. Yani insan düşünce ve davranışlarından dolayı sadece kendisine hesap verir. İnsanı fiillerinden dolayı ödüllendirecek ya da cezalandıracak herhangi bir sistem kesinlikle mevcut değildir. Çünkü varlık hareketlerinin sorumluluğunu yüklenebilecek kudrettedir.

  1. VARLIK BİLDİĞİNDEN SORUMLUDUR (İLKESİ)

Kâinatın bütün sorumluluğu tek bir varlığın üzerine yüklenmemiştir; her varlık omuz vermiş ve bu Kozmik Sorumluluk Paylaşılmıştır.

Varlık tezahür aleminin derinliklerine daldıkça zorlanır ve yüklendiği sorumluluğun kapsamı daralır. Dönüşünde ise, Tezahür Merkezi’ne yaklaştıkça artan bilgisine paralel olarak sorumluluğunun kapsamı genişler. Aslında bir noktadan sonra sorumluluk da ortadan kalkar, çünkü bundan böyle varlık gerekeni yapmaktadır.

Sorumluluğun Olmadığı Hal

Önce Varlık vardı; henüz tezahür etmemiş tek Bir Varlık, tek Bir İrade, tek Bir Bilgi. Kendi içine kapanmış mutlak hareketsizlik ve sükunet  halinde tek Bir nokta. Öz’ünde taşıdığı Varlıksal İlkeler’i yorumlamaya hazır bir Kutsal Tohum, tezahür etmeye razı bir Kurban.

Ancak Varlık henüz iradesini kullanmamış, ilk sebebi yaratmamıştır. Başka bir ifadeyle, ortada hiçbir etki olmadığı için, hiçbir tepki de yoktur, yani Nedensellik henüz başlamamıştır. Kuşkusuz bu durumda sorumluluk da mevcut değildir. Var Olma ve Var Etme Bilgisi’ne Bilgisi’ne sahip olan bu Kozmik Tohum, tüm varoluşun sorumluluğunu yüklenmeye hazırdır.

Sorumluluk Başlıyor

Sonra Varlık “Olmayı” diledi. Kozmik Yumurta çatlıyor… Ve Işık Oldu! Görünmeyen Işık, görülür hale geldi. Merkezdeki Nur zerrelere ayrıldı ve kıvılcım kıvılcım sonsuzluğa dağıldı. Ve bir nabız gibi atan ışıl ışıl kainat doğdu.

Tezahür öncesi Bir olan Varlık, tezahür sonrası, çokluk görünümündeki varlığa dönüştü. Böylece statik bir durumda saklı olan sonsuz bir potansiyel enerji, sonsuz varyasyonlar halinde dinamizmini ifade eden sonsuz bir kinetik enerji haline geldi.

Varlıklar özlerinde Seçme Özgürlüğü İlkesi’ne sahip olduklarından, Tezahür Merkezi’nden itibaren diledikleri yönde yola koyuldular. Varlıkların kendi iradeleriyle attıkları ilk adım, aynı zamanda onların sorumluluk yüklendikleri ilk an oldu.

Varlığın Özündeki Bilgi Tezahür Aleminde Örtülür

Tüm varlıklar özlerinde Tanrılık Bilgi’yi taşırlar. Ne var ki, bu bilgi varlıklar tezahür edince örtülür; sonsuz parlaklıktaki Nur tezahür aleminde perde perde gizlenir. Ancak bu, tezahür sürecinin bir gereğidir. Çünkü varlıklar seçtikleri kozmik yönde ilerlerken, farklı yoğunluklarda tezahür eden zaman ve mekân şartlarıyla karşılaşırlar. Zaman ve mekân da varlıktır; onlar da Seçme Özgürlüklerine bağlı olarak tezahür alemine yayılmış olup, diğer varlıklarla karşılaşmaları kaçınılmazdır.

Varlığın özünde taşıdığı Tanrılık Bilgi, çok yoğun zaman ve mekân ortamlarında, çok sisli bir havada ışığın yolu aydınlatamaması gibi, iyice örtülür, varlığın hareketi yavaşlar ve üzerine düşen sorumluluklar azalır. Buna karşılık az yoğun zaman ve mekân şartlarında varlığın özündeki Tanrılık Bilgi, yani varlıksal İlkeler bütün görkemiyle ışıldamaya başlar, varlık hızlanır ve büyük sorumluluklar yüklenir.

Varlıkların Bilgi ve Sorumluluk Farklılıkları Eşitlik İlkesi’ni bozmaz

Varlıkların tezahür aleminde, farklı zaman ve mekân şartları içerisinde, bilgilerini farklı seviyelerde kullanabilmeleri ve buna bağlı olarak farklı kapsamda sorumluluklar yüklenmeleri, yani böylelikle ortaya çıkan hiyerarşi, Varlıksal Eşitlik İlkesi’ni ihlâl etmez. Çünkü özleri bakımından mutlak şekilde eşit olan ve seçtikleri yönde tezahür eden varlıkların, farklı zaman ve mekân ortamlarıyla karşılaşmaları onların eksikliğinden değil, tezahür sürecinin kendisinden kaynaklanır. Ayrıca karşılaşma bütün varlıklar için geçerlidir.

Varlık, içinde bulunduğu her türlü ortamın şartlarına mükemmelen uyabilecek kabiliyette bir yapıya sahiptir. O, bilgisini daraltarak sadece bir atomun sorumluluğunu taşırken, dilerse bilgi seviyesini yükselterek bir gezegeni yönetme sorumluluğunu da yüklenebilir.

Varlık Sadece Kendisine Karşı Sorumludur

Varlık Tezahür Merkezi’nden kendi iradesiyle ayrılmış ve kendi seçtiği bir yönde Kozmik Yolculuğu’na başlamıştır. Kâinatta ilk  hareketi başlatan Varlık, kuşkusuz bunun sorumluluğunu da yüklenmiştir.

Tezahür etmesi için varlığa dışarıdan hiçbir zorlama yapılmamıştır; varlık dışı hiçbir sistem ona belli bir yönü seçmesini emretmemiştir. Tezahür sürecine katılım kapsamından ya da özgünlüğünden dolayı hiçbir güç ona hesap sormayacak ve yargılamayacaktır. Çok yoğun zaman ve mekân şartlarında bilgi seviyesini düşürerek küçük sorumluluklar aldığı için varlığı cezalandıracak ya da az zaman ve mekân şartlarında bilgi seviyesini yükselterek büyük sorumluluklar yüklendiği için ödüllendirecek bir sistem kesinlikle mevcut değildir.

Varlık kainat içerisindeki hareketlerinden dolayı mutlak olarak sadece kendinse karşı sorumludur, zaten kendi dışında herhangi bir varlık da yoktur.

Varlık bildiğinden sorumludur

Kainat bir Hizmet ve Vazife ortamıdır. Her varlık tezahür ederek bu Kozmik Vazife’nin kendisine düşen payıyla meşgul olur. Vazifesini kendi seçen varlık, bilgisini de vazifesine uyacak seviyeye ayarlar. Bu durumda varlık, Kozmik Vazife’nin sadece kendi bilgisine göre yürüttüğü kısmından sorumludur; kendi bilgisinin dışında kalan kısımlar varlığın  sorumluluğunda değildir. Başka bir ifadeyle, varlık, tezahür sürecine bilgisi oranında katılır.

Bütünün denge ve uyumu, ancak her varlığın bilgisinin sorumluluğunu yerine getirmesiyle sağlanır. Bilginin sorumluluğunu yerine getirmek demek, varlığın , Kozmik İlke ve Kanunlardan kendi seçtiklerini en mükemmel şekilde uygulaması demektir.

“Varlık bildiğinden sorumludur” ilkesi’nin etik sonuçları

İnsana sorumluluk yükleyen bilgi, kitabi bilgi değil, bizzat uygulanarak ya da derin bir sezgiyle gerçekliği varlık tarafından idrak edilmiş ve hazmedilmiş olan bilgidir. Böyle bir bilgi, hangi kaynaktan gelmiş olursa olsun, artık o insanın öz malı haline gelmiş ve bir yaşam düsturu olmuştur. Yeri ve zamanı geldiğinde insanın o bilgiyi kullanması gerekir; kullanmadığı takdirde hesap sorulmayı hak eder. Çünkü insan bildiğinden sorumludur.

Hiç kuşkusuz insan bilmediği için yapmadığı ya da bilmeyerek yaptığı hareketlerden dolayı sorumlu tutulamaz.

İnsan, kendisinden daha güçlü bir iradenin tehditleri ya da vaatleriyle yaptığı hareketlerden dolayı da sorumlu değildir. Çünkü insan kendi bildiğine göre değil, o üstün gücün iradesine göre davranmıştır. Bu durumda hesap sorulması gereken taraf, insan değil, insan üzerinde hegemonya kurarak, hareketlerini kendine has metotlarla yönlendiren o zorba iradedir. İnsanın hareketlerinden sorumlu tutulabilmesi için bilerek davranmış olması gerekir.

Evrensel Yardımlaşma ve Dayanışma Kanunu’na dayanarak, varlık, tekâmül etmek için çok gelişmiş bir öğretici sistemin şemsiyesi altına girebilir. Bu durumda o üstün güce yakışan; varlığa karışık, eksik ve hatta yanlış bilgiler vererek şaşkına çevirmek, sert emirleriyle varlığın kendisine güvenini kaybettirmek, her davranışını bir kurala bağlayarak sınırlamak, dediğini yaptırmak için korkutmak ya da ödül vaadiyle oyalayarak insanı iki yüzlü yapmak değil, apaçık bilgi verdikten sonra varlığı vicdanen özgür bırakmak, ona bilgisini uygulayabileceği bir ortam hazırlamak ve hareketlerinin sorumluluğunu yüklenebilecek şekilde güçlendirmektir.

Bilen insan kasten hat yapmaz; şayet hata yapıyorsa, bu, bilmediğinden ya da şartların elverişsizliğindendir.Yani insan dünya hayatında sürekli sürçüyor ve pek çok hata yapıyorsa, bunun sorumluluğunu tümüyle insana yüklemek insafsızlık olur. Her şeyden önce insan çok yoğun bir zaman ve mekân ortamı içerisindedir. Kaba bir fizik bedendeki dar şuuruyla, dünyanın ağır maddi titreşimleri karşısında büyük bir savaş vermektedir. İçinde bulunduğu şartlar, özündeki Tanrılık Bilgi’yi dışarıya yansıtmasına engeldir. Kısıtlı şartları ölçüsünde varlıksal tezahüre katılımda bulunan insana hesap sormak değil, onu kutlamak ve kutsamak gerekir.

İnsanın sorumlu tutulabilmesi için iyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu bilmesi şarttır. Bu bilgi ona açıkça verilmediği takdirde, hatalarından dolayı insana hesap sorulamaz. Yapılması ve yapılmaması gereken işlerin upuzun sıralandığı çeşit çeşit listeler vermekle insan gelişmez. İnsan, kendisine Varlıksal İlkeler ve Tekâmül Kanunları açıklanıp, yaptıklarından tamamen kendisinin sorumlu olduğu öğretilince hızla yükselebilir.

İnsan bilerek yaptığı işlerden dolayı sadece kendisine karşı sorumludur. Bilmeden yaptığı ya da yaptırıldığı işlerden dolayı ise hiç kimseye karşı sorumlu değildir. Ayrıca, insanın dışında onu yargılayacak hiçbir sistem de yoktur. Varlık, hareketlerinden dolayı sürekli olarak eleştirilecek, kınanacak ya da yargılanacak bir tutsak değil, kendi iradesiyle tezahüre katılımda bulunan bir kâinat mimarıdır.

İnsan hür bir varlıktır. Kendi iradesiyle tezahür ederek, kendi bilgisi oranında Kozmik bir Vazife’de rol almıştır ve bu vazifesinde sadece kendisine karşı sorumludur. Yaptığı hatalar vazifesini yavaşlatsa da engellemez, ama bu durum o insana ıstırap erir. Oysa Kozmik Vazife hepimize ait olduğundan, herhangi bir varlığın vazifesini aksatması, hepimizi etkiler. O halde varlık olarak aynı öze sahip olduğumuz o kişinin vazifesini aksatıp ıstırap çekmemesi, bundan dolayı kendimizin ve diğer insanların olumsuz yönde etkilenmemesi ve en önemlisi Vazife’nin sekteye uğramaması için Yardımlaşma ve Dayanışma içinde yaşamamız gerekir.

Bilen insan bilmeyen insandan da sorumludur…
(Ruh ve madde Yayınları /sayfa: 389-423 )


AKTARAN:

Bilinç Üniversitesi Kurucusu/ Bilinçolog Galip Diğerkâmbaran
E-POSTA: galipbaran@windowslive.com

Bilinç Üniversitesi’nin:
(a)    İşlevi: “Bilgi Çağı”  üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog, antropolog  v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmak.
(b)  Kuruluş amacı:  Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu, eşdeyişle, dünyevi değerlerin yerini uhrevi değerlerin aldığı bir dünya düzeni kurmak.