20 Mayıs 2014 Salı

Türkiye – İsrail ilişkilerinde durum MİCHAEL ALFANDARİ, FRANSA

Türkiye – İsrail ilişkilerinde durum
MİCHAEL ALFANDARİ, FRANSA
Golda Meir’e atfedilen ünlü bir cümle vardır: “Musa Peygamber, bizlere bula bula Ortadoğu’da hiç petrolün bulunmadığı tek yeri buldu”. Meir, zamanında haklıydı, ancak 2010 yılında İsrail açıklarında çok önemli doğal gaz kaynakları bulunduğundan beri durum epey değişti. İşte bu doğal gaz, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde önemli bir etken oluşturacak nitelikte. 
  1. AKP döneminden önce ortak çıkarlara dayanan ilişkiler
Son yılların ikili ilişkilerine “Mavi Marmara’dan önce” ve “Mavi Marmara’dan sonra” diye bakmak gerekir. Mavi Marmara öncesinde, kabaca iki dönemden söz edebiliriz: 1949 – 2002 ve 2002 – 2010 dönemleri (1949 Türkiye’nin İsrail devletini tanıdığı yıl, 2002 AKP’nin iktidara geldiği yıldır). Bu iki dönemden birincisinde, ilişkiler her nekadar – genellikle İsrail - Arap anlaşmazlığına bağlı olarak – inişli çıkışlı olsa bile, hiçbir zaman, bu yöndeki Arap baskılarina karşın, kopma noktasına gelmemiştir (1). Türkiye, Batı ittifakının ve NATO’nun önemli bir üyesidir ve İsrail ile ilişkileri ortak çıkarlara dayanmaktadır. Bu dönemde yer alan iki önemli gelişme, ortak çıkarların ne olduklarını net bir şekilde göstermektedir: Ağustos 1958’de Ankara’da İsrail başbakanı Ben-Gurion ile Türkiye başbakanı Menderes iki ülke arasında istihbarat paylaşımını öngören gizli bir anlaşma imzalarlar. 1979 yılına kadar İran’ı da kapsayan bu anlaşma özellikle Suriye ve Irak’a – 1993’ten itibaren de İran’a – ilişkin istihbarat bilgilerinin paylaşılmasını ve Türk ekiplerine İsrail tarafından eğitim verilmesini sağlamıştır. Eylül 1995’te ise İsrail’li pilotların Türk hava sahasında manevra egzersizleri yapmalarını ve Türkiye-Suriye sınırında inceleme uçuşları sırasında toplanan bilgilerin paylaşılmasını öngören bir askeri anlaşma imzalanır. İstihbarat ve askeri alanlarda İsrail ile iyi ilişkiler, Türkiye’ye ABD’deki İsrail yanlısı lobi örgütlerinin desteğini kazandırmıştır.
  1. AKP dönemi ve Erdoğan’ın giderek artan saldırgan söylemi
2002’den itibaren, bir yandan sivil, diğer yandan askeri olmak üzere iki farklı eğilim gözlemliyoruz. Sivil alanda, AKP lideri Erdoğan, seçimlerden sonraki ilk bildirilerinde İsrail ile ilişkileri geliştirmeye devam edeceğine söz verir. Ancak aradan çok geçmeden İsrail’e karşı önce eleştirel ve giderek artan saldırgan bir söylem benimsemeye başlar. Hamas lideri Şeyh Ahmed Yasin’in 2004’te öldürülmesini “İsrail devlet terörü” olarak niteler. 2006’da Filistin seçimlerinin ardından Hamas liderlerinden birini Ankara’da kabul eder. 2008’de Gazze’deDökme Kurşun operasyonunun ardından “Ortadoğu’da barışa en büyük tehdidin İsrail” olduğunu belirtir. Son olarak da, Ocak 2009’da Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu’nda İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e karşı ünlü “One minute” çıkışıyla, İsrail’i “çocuk öldürmeyi iyi bilmek”le suçlar. Bununla birlikte askeri alanda – ve bu arada bakanlıklar düzeyindeki ikili ilişkilerde – temaslar “normal olarak” devam eder: Örneğin, 2000’li yılların başında Israel Aircraft Industries (İsrail Uçak Sanayii) Türk F-4 ve F-5 jetlerinin yenilenmesini öngören çok önemli bir anlaşmaya imza atar. Eylül 2007’de ise İsrail’in Suriye’deki askeri bir tesise karşı hava saldırısı bir sorun olmaksızın Türk hava sahasından geçer.
  1. Mavi Marmara olayıyla ilişkilerde en düşük noktaya geliniyor
Mayıs 2010’un sonunda, aralarında Mavi Marmara’nın da bulunduğu altı gemiden oluşan bir filo Gazze ablukasını delmek amacıyla Türkiye’den yola çıkar. Mavi Marmara’ya İsrailli komandolar tarafından yapilan müdahele sırasında gemideki dokuz Türk eylemci hayatını kaybeder. Olay üzerine Türk hükümeti İsrail’deki elçisini geri çeker, sonradan da (2) İsrail elçisi Ankara’dan kovulur ve diplomatik ilişkiler ikinci katip düzeyine indirilir. Türkiye, ilişkilerin normale dönmesi için İsrail‘den üç talepte bulunur: Özür, ölenlerin ailelerine tazminat ve Gazze ablukasının – Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası hukuğa uygun bulunmasına karşın – kaldırılması. İsrail bu talepleri reddeder, ölenler için üzüntü duyduğunu, askerlerin meşru müdafaa durumunda hareket ettiklerini belirtir. 2011’de, birkaç milyar doları bulan savunma sanayii anlaşmaları durdurulur ve son olarak Türk hükümeti operasyona katılan İsrail’liler ve komutanları aleyhinde dava açar. Erdoğan, İsrail ile yaşanan bu krizden 2011 ile 2013 yılları arasında had safhada yararlanır ve “İsrail’e kafa tutmayı beceren Müslüman lider” imajını başarıyla geliştirir. Bu da kendisinin Arap halkları nezdinde son derece popüler hale gelmesini sağlar.
  1. ABD’yi sinirlendirmeye başlayan bir durum ve ikili görüşmelere dönüş
İki ülke arasındaki gerilim, bölgedeki başlıca iki müttefiğinin daha fazla istikrarsızlık yaratmasını istemeyen ABD’yi sinirlendirir. Mart 2013’te Başkan Obama’nın İsrail’e yaptığı ziyaret sırasında Netanyahu dokuz Türk’ün ölümünden dolayı Erdoğan’dan telefonda özür diler. İsrail’in resmi bildirisinde şunlar belirtilir: “Başbakan Netanyahu can kaybına yol açan hatalardan dolayı Türk halkından özür diler, aileler için tazminat anlaşması yapılmasını kabul eder”. Bu özür, İsrail açısından oldukça önemli – ve ülke içinde tartışmalara yol açan – bir adım oluşturuyordu ve Türkiye’nin İsrail’liler aleyhine açılan davalardan vazgeçmesi beklentisiyle alınmış bir karardı. Ne var ki sonuçta bu beklenti gerçekleşmeyince, ilişkiler de düzelmedi. Sonunda ikili görüşmeler Aralık 2013’te tekrar başladı. Şubat 2014’ten itibaren İsrail ve Türk basınında görüşmelere konu olan tazminat rakamları hakkında, 20 ya da 23 milyon dolar üzerinde anlaşmaya varıldığı haberi verildi (3). 9 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu televizyonda “İsrail ile ilişkilerin normale yakın” olduğunu belirtti (4). Ayrıca Mısır’ın Gazze sınırını kapatmasıyla, İsrail ablukasının fiili olarak kaldırıldığını, örtük olarak da olsa, kabul etti. Bu gelişmeler, resmi bir anlaşmaya varılmasının bir gün meselesi olduğu beklentisini yarattı.
Ancak bu bildiriden 48 saat sonra Erdoğan basına yaptığı bir açıklamada, ilişkilerin normalleşmesi için Gazze ablukasının tamamen kaldırılması gerektiğini bildirdi (5). Bunun üzerine İsrail basınında da – daha önceden anlaşmayı kabul ettiği belirtilen – Netanyahu’nun sonuçta anlaşmayı kabul etmediği haberi çıktı.
Kararsızlık gibi görünen bu gelişmelerin, aslında iki tarafın iç politika hesaplarıyla ilintili olduğu açık. Bu, özellikle Türk tarafı için geçerli. Gerçekten de, Erdoğan’ı bekleyen üç önemli tarih var: 30 Mart’ta (AKP’nin kazandığı) belediye seçimleri, bu senenin Ağustos ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2015’teki genel seçimler. İsrail’e karşı saldırgan söylem, kendi popülerliği açısından her zaman kazançlı bir taktik olduğundan, Erdoğan’ın ikili ilişkilerin 30 Mart’tan önce normalleşmesini politik bir risk olarak değerlendirmiş olduğunu düşünebiliriz. İsrail tarafı da daha fazla taviz vererek Erdoğan’a bir hediye sunmak durumunda olmadığından, bu tarihten önce bir anlaşmaya varılmamış olmasını normal karşılamak gerekir.
Ne var ki, iki tarafın diplomatlarının çalışmaya devam ettiği biliniyor ve tarafların seçimlerden sonra çok beklemeyeceklerini savunan irdelemeler mevcut (6). Ayrıca geçenlerde Netanyahu’nun enerji ve güvenlik temsilcisi ve Mossad’ın eski başkan yardımcısı David Meidan’ın, seçimlerden sonra ilişkilerin normalleşmesini görüşmek üzere 24 Mart’ta Ankara’ya gizli bir ziyarette bulunduğu haberi de iki ülke basınına sızdı (7).
Gözlemcilerin büyük çoğunluğuna bakılırsa, ilişkilerin normalleşmesinin, en azından diplomatik yalnızlıklarını azaltmak açısından, her iki tarafın da yararına olacağı ortaya çıkıyor. Türk tarafı için geçerli dört neden söz konusu:
1. Türkiye bölgedeki geleneksel tarafsızlık politikasından vazgeçip Sünni yanlısı politikaları benimseyeli beri (Mısır’da Müslüman Kardeşler’e ve Mursi’ye destek, Gazze’de Hamas’a destek, Suriye’de Sünni muhalefete destek), Mısır, Suriye, Irak ve İran ile ilişkileri bozuldu. Türkiye’nin yalnızlığı, Mart sonu Kahire’de düzenlenen İslam İşleri Yüksek Konseyi toplantısına davet edilmemesiyle daha görünür hale geldi. Bazı yorumculara göre (8), Suudi Arabistan, ABD’nin de yardımıyla, Suriye’de “ılımlı” bir muhalefeti destekler görünmek, Türkiye’yi ise “aşırı” grupları destekleyen bir ülke olarak göstermek çabasında. Bu çabaların arkasında, Suudi’lerin Vahabi İslam’ı ile Türklerin “demokratik” İslam’ı arasındaki daha derin bir rekabeti görmek mümkün.
2. İsrail’in de katıldığı bölgesel NATO manevralarına Türkiye’nin katılmayı reddetmesi, ülkeyi askeri alanda da yalnızlaştırmış durumda.
3. Ermeni konusudan dolayı Türkiye’nin ABD ile, özellikle de Amerikan Kongresi’yle, daha iyi ilişkilere ihtiyacı var (9).
4. Türkiye, bölgeye yaptığı ihracat için, Irak ve Suriye sınırlarındaki güvenlik sorunları yüzünden, Hayfa limanına bağımlı hale geldi.
Ancak, tüm bu etkenlerden daha da ağır basan bir etken, İsrail’in doğal gazı olabilir.
5.   İsrail doğal gazının “kazan – kazan” potansiyeli?
Öncelikle aşağıdaki altı gözlemle başlayalım.
1. 2010 yılında Hayfa açıklarında keşfedilen Leviathan doğal gaz alanı, İsrail enerji tarihinin en önemli keşfi olarak kabul ediliyor. Rezervlerin, İsrail’in 70 yıllık doğal gaz ihtiyacını karşılayabileceği tahmin ediliyor (10) (daha alt katmanlarda bulunan petrolü hesaba katmadan). İsrail’in enerji tüketiminin yaklaşık %40’ını oluşturan doğal gaz, petrol ve kömürden çok daha “temiz” bir kaynak.
2. Haziran 2013’te İsrail Leviathan rezervlerinin yarısına yakın bir miktarını ihracata ayırmaya karar verdi (11). O tarihten itibaren, doğal gazın kime ve nasıl ihraç edileceği sorusu ön plana çıktı.
3. En önemli doğal gaz taleplerine bakıldığında (12) Avrupa Birliği, Türkiye ve Uzakdoğu ülkeleri öne çıkıyor. Uzakdoğu’ya ihracat, İsrail gazının sıvılaştırılmasını ve deniz yoluyla taşınmasını gerektirir ki bunun için iki yol söz konusu: Süveyş kanalı veya Eilat limanı. Ancak bu yolların her ikisi de sorunludur. Sorunlar, birincisinde Mısır’daki siyasi istikrarsızlıktan, ikincisinde turizmle geçinen Eilat’ı bir doğal gaz ihracat platformuna dönüştürmenin zorluğundan kaynaklanmaktadır. Bu durumda geriye Türkiye ve AB ülkeleri kalıyor. AB ülkeleri, genel olarak Rus gazına bağımlılıklarını azaltmak eğilimindeler (özellikle Ukrayna krizinden beri). Enerji ihtiyaçları her yıl %4-5 oranında artan Türkiye ise, doğal gazının %60’ını sağlayan Rusya’ya olan bağımlılığını özellikle – ve AB ülkelerinden daha fazla – azaltmak ihtiyacında. Ayrıca Türkiye Rus gazının 1000 m³’ünü 442 dolara satın alırken, İsrail gazı için sözü geçen fiyat 350 dolar civarında, yani %21 oranında daha düşük (13).
4. Türkiye Avrupa’ya enerji taşımacılığında da önemli bir rol oynamak istiyor. Aralık 2013’te imzalanmış bir anlaşmayla, 2018’den itibaren Azerbaycan (Şah Deniz yatağı) doğal gazı Gürcistan ve Türkiye yoluyla Yunanistan’a, Bulgaristan’a, Arnavutluk’a ve İtalya’ya boru hattıyla taşınacak (14). Bu yolla, hem Rus doğal gazına hem İran doğal gazına ilginç bir alternatif yaratılmış olacak.
5. İsrail doğal gazının ihracatı için en ekonomik yol, Leviathan’ı Türkiye’nin güney kıyısına bağlayacak bir denizaltı boru hattıdır. Bu hat daha sonra Avrupa’ya Azerbaycan doğal gazını taşıması öngörülen boru hattına bağlanabilir. Bu boru hattının maliyeti 3 milyar dolar civarında. İsrail için Avrupa pazarlarına alternatif bir ulaşım yolu ise Kıbrıs’ta bir doğal gaz sıvılaştırma fabrikası kurulması. Ancak böyle bir fabrikanın maliyeti 10-12 milyar dolar civarında (15).
Leviathan’ı işleten konsorsiyumun (Noble Energy, Delek ve Avner Oil ortaklığı) en az 4 Türk şirketiyle (Turcas, Zorlu, Çalık ve Enka) temasta olduğu biliniyor. Son haftalarda, ortaklığın boru hattının inşaatı için teklif çağrısına yanıt olarak gelen Türk tekliflerinin incelenmekte olduğu haberi iletildi (16).
6. Leviathan’dan Türkiye’nin güney kıyısına bir boru hattı döşenecekse, bu hat zorunlu olarak Kıbrıs karasularından geçecek (teknik olarak İsrail’le halen savaş halinde olan Lübnan’ın ve Suriye’nin karasularından geçmek söz konusu olmadığı sürece). Ne var ki Kıbrıs 1974 yılından (adayı Yunanistan’a bağlamayı amaçlayan bir darbeye tepki olarak yapılan Kıbrıs Harekatı’ndan) beri ikiye bölünmüş bir ülkedir. Rum ve Türk tarafları anlaşmadıkça, İsrail ile (Güney) Kıbrıs arasında bir anlaşma yapılması söz konusu olamaz (17). İşte bu nedenle ABD’nin de baskısıyla Şubat 2014’te iki tarafın arasında kapsamlı bir anlaşmaya varılması amacıyla tekrar görüşmelere başlandı.
Bu altı gözlemden aşağıdaki irdelemeye varmak mümkün.
Bölgede “ispatlanmış” rezervlere sahip olan tek ülke olarak, İsrail güçlü pozisyondadır.
Ekonomik açıdan bakıldığında İsrail’in Türkiye ve Kıbrıs’la anlaşmasının, sonrasında da anlaşmanın ilgilenen AB ülkelerine genişletilmesinin, hem İsrail ve Türkiye için, hem de AB’ye olan borçlarını ödeyebilmek için paraya ihtiyacı olan Kıbrıs için bir “kazan-kazan” senaryosu oluşturduğu açık. Doğalgaz tedariklerini – fiyatını da düşürerek – çeşitlendirecek AB ülkeleri için de bir “kazan-kazan” durumu söz konusu. Son olarak, Rusya ile gerginliğin artmakta olduğu şu zamanlarda bölgedeki müttefiklerinin istikrara katkıda bulunmaları ABD’nin de yararınadır.
Görüldüğü gibi, bu “kazan-kazan” senaryolarının gerçekleşmesi Kıbrıs’ta iki taraf arasında varılacak bir anlaşmaya bağlıdır. Böyle bir anlaşma, ek olarak, NATO üyeleri Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerginliğin giderilmesi ve Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki gerginliğin azaltılması gibi göz ardı edilemeyecek avantajlar da sağlayacaktır.
Ancak sözkonusu Ortadoğu olunca, olumsuz senaryoların her zaman göz önünde bulunması gerektiğini de biliyoruz. Örneğin, Kıbrıs’ta görüşmeler başarısızlıkla sonuçlanabilir; İsrail ile Lübnan arasında “münhasır ekonomik bölge” olarak adlandırılan “ekonomik suların” tartışmalı sınırlarında çatışma çıkabilir (18); bölgedeki kuvvetler dengesini bozabilecek bir silahlanma yarışına gidilebilir (İsrail donanmasının doğal gaz rezervlerini koruyabilmek için güçlenmekte olduğu şu sıralarda, Türkiye’nin de Aralık 2013’te İspanya’ya bir milyar Dolar karşılığında bir uçak gemisi ısmarladığını biliyoruz) (19). Özetle, riskler göz ardı edilemez.
Sonuçta sorulması gereken soru şudur: Türkiye ve İsrail’in ortak ekonomik çıkarlarının gerektirdiği pragmatizm, liderler düzeyindeki güven eksikliğinin üstesinden gelebilecek mi? Bu soruya iyimser bir cevap iki nedenle mümkün gözüküyor: 1. İsrail, Ürdün ve Filistin Özerk Yönetimi ile “bile” bağlayıcı doğal gaz anlaşmalarına imza atmış durumda. 2. Son aylarda güvenlik alanında ortaya çıkan yeni bir etken, iki tarafı da reel-politik’e, yani pragmatizme, itecek nitelikte: hem Türkiye’yi hem de İsrail’i tehdit eden Suriye’li cihatçı terör riski.
Son olarak, İsrail’de Mart ayında düzenlenen bir kamuoyu araştırmasına göre İsrail halkının %73,8’i Ortadoğu’daki gelişmelerden dolayı Türkiye ile “ilişkilerin iyileştirilmesinin önemli olduğu” görüşünde (20). (Benzer bir Türk kamuoyu araştırmasını bulmak mümkün olmadı.)
6.   Kriz sırasında ekonomik ilişkiler ve turizm
Savunma sanayii anlaşmaları ve turizm dışında, iki ülke arasındaki ticaret son yıllarda yaşanan kriz durumundan etkilenmedi. Aksine, ticaret hacmi ilerledi. Gerçekten de, 2010 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 3,5 milyar Dolar’ken, bu rakam 2013 yılında 5,1 milyar Dolar’a yükseldi. 2013 yılının sonunda Türkiye İsrail’in 6’ncı en büyük ihracat durağı oldu (21).
Turizm sektörü ise Mavi Marmara olayından önemli derecede etkilendi: 2008 yılında Türkiye’ye 560.000’den fazla İsrail’li turist (her 13 İsrail’liden biri) tatile gelmişken, bu rakam 2012 yılında 84.000’e indi. Ancak, 2013 yılının ortasından itibaren rakamların yükselmesiyle eğilim değişmeye başladı (her nekadar rakamlar 2010 yılı öncesinden oldukça düşükseler de) (22). Son aylarda, İsrail işçi sendikaları Türkiye’ye seyahat boykotuna son verdiklerini bildirdiler (İsrail’de sendikaların iç ve dış turizmi teşvikte önemli rolleri bulunuyor). İsrail basınında çıkan bir habere göre bu sene Pesah (Hamursuz) bayramı için Türkiye’ye rezervasyonlar geçen seneye oranla %100 artmış bulunuyor (23). Tel-Aviv’in Ben Gurion Havalimanında Türk Hava Yolları’nın El-Al’dan sonra en fazla yolcu taşıyan havayolu olduğunu biliyoruz. Son olarak, El-Al’in bu yaz Türkiye seferlerine tekrar başlayacağı haberi Türk ve İsrail basınında duyuruldu. El-Al altı sene önce güvenlikle ilgili sorunlardan dolayı Türkiye’ye uçuşlarını durdurmuştu (24).
***
(1)   Efraim İnbar, The Resilience of Israeli-Turkish Relations (İsrail-Türkiye İlişkilerinin Esnekliği), sayfa 591: http://www.biu.ac.il/SOC/besa/efraim inbar/Oct2005.pdf
(2)  Eylül 2011’de Birleşmiş Milletler’in Palmer Raporu’nun Gazze ablukasını yasal bulması üzerine
(8)  Turkey sidelined by its Arab Spring policies  (Türkiye’nin Arap Baharı politikaları sonucunda dışlanması): http://www.al-monitor.com/pulse/politics/2014/03/turkey-arab-spring-syria-policies-sidelined. html# 
(9)  Türk Musevi Cemaati yetkililerinin, İsrail’in ve ABD’deki İsrail yanlısı lobi örgütlerinin Ermeni sorununa ilişkin rolleri hakkında, Bkz. Laurent – Olivier Mallet : La Turquie, les Turcs et les Juifs (Türkiye, Türkler ve Museviler), İsis Yayınları, İstanbul, 2008. Sayfa 415-429
(10)                      Le bassin du Levant et Israël - une nouvelle donne gėopolitique ?(Doğu Akdeniz Havzası ve İsrail – yeni bir jeopolitik olgu mu?)http://www.voltairenet.org/article174058
(11)                       Gisements de gaz israėliens : le début d’une révolution (İsrail doğal gaz kaynakları: bir devrimin başlangıcı): http://siliconwadi.fr/8191/le-gaz-en-israel ve Les Dividendes pour la paix du gaz israélien (İsrail doğal gazının barış getirisi): http://www.lemonde.fr/idees/article/2013/08/07/les-dividendes-pour-la-paix-du-gaz-israelien 3458664 3232.html
(12)                       İsrail’in 2014 yılının başında doğalgaz ihracatı anlaşmaları imzaladığı Filistin Özerk Yönetimi’nin ve Ürdün’ün dışında
(13)                       İsrail gazı 2017’de Türkiye’ye geliyor:http://haber.gazetevatan.com/israil-gazi-2017de-turkiyeye-geliyor/610737/2/Ekonomi
(14)                       Gas Politics After Ukraine (Ukrayna’dan sonra doğalgaz politikaları):http://www.foreignaffairs.com/print/137540 vehttp://fr.euronews.com/2013/12/17/le-gaz-de-shah-deniz-ii-l-accord-d-investissement-ouvre-la-voie-des-livraisons-/
(15)                        Chypre : la paix en échange de l’exploitation du gaz en Méditerranée ? (Kıbrıs: Akdeniz’de doğal gaz karşılığında barış?):http://www.rtbf.be/info/economie/detail chypre-la-paix-en-echange-de-l-exploitation-du-gaz-en-mediterranee?id=8203693 ve İsrail gaza geliyor:http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/25831745.asp
(16)                       10 bids for Leviathan export tender to Turkey (Türkiye’ye Leviathan ihracatı için 10 ihale): http://www.globes.co.il/en/article-10-bids-for-leviathan-export-tender-to-turkey-1000926526
(17)                       Uluslararası deniz hukukuna göre, petrol ve gazın bulunduğu bölgeyle ilgili herhangi bir siyasi sorunun bulunmaması gerekir:http://ekonomi.haberturk.com/makro-ekonomi/haber/125470-akdenizi-karistiracak-kesif ve daha kapsamlı bilgi için: http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-ercument-tezcan/kibris-adasi-aciklarinda-petrol-ve-dogalgaz-arama-faaliyetleri-kapsaminda-ortaya-cikan-krizin-hukuki-ve-siyasi-boyutlari/
(18)                       Lübnan – İsrail karasuları anlaşmazlığı: http://www.salom.com.tr/newsdetails.asp?id=85241
(19)                       Turkey’s new carrier alters eastern Mediterranean security and energy calculus (Türkiye’nin yeni uçak gemisi Doğu Akdeniz’de güvenlik ve enerji hesaplarını değiştiriyor): http://www.ipost.com/Opinion/Op-Ed-Contributors/Turkeys-new-carrier-alters-eastern-Mediterranean-energy-and-security-calculus-340352
(20)                      30-31 Mart 2014 tarihlerinde Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Evens Merkezi’nin gerçekleştirdiği kamuoyu araştırması
(21)                       La Turquie pourrait redevenir la destination favorite des touristes israéliens (Türkiye tekrar İsrail’li turistlerin bir numaralı tercihi olabilir):http://www.israel-infos.net/article.php?id=10075
(23)                       http://www.haaretz.com/news/national/.premium-1.581713
YAZAR HAKKINDA:
İstanbul’da doğup çok dilli bir ailede büyüdüm ve önce New York’a sonra da Paris‘e olmak üzere iki kez göç ettim. Bu göçler sayesinde, hem “yabancı” (Amerikan, Fransız, “Batı”) kültürleri içeriden tanıma, hem de kendi kültürlerime dışarıdan bakma fırsatını buldum.
Columbia Üniversitesi’nde endüstri mühendisliği yüksek lisansıyla başlayan sekiz senelik New York hayatım, bir demokraside halkın iyi bilgilenmesinin ve kaliteli bir gazeteciliğin önemini yakından gözlemleme fırsatı da oldu.
Yaklaşık 20 sene önce Paris’e yerleştim ve halen büyük bir Fransız şirketinde operasyonel risk yönetiminden sorumluyum.
Son yıllarda, hem dernek bağlamında konferans organizasyonları, hem de kişisel bağlamda yazdığım yazılarla edindiğim tecrübelere dayanarak blog yazarlığı yapmaya başladım.
 www.alfandar.fr blogumda, dört kültürlü bir toplum gözlemcisi olarak, yazılı basınını düzenli olarak takip ettiğim Türkiye, İsrail, ABD ve Fransa’daki gelişmelerle ve bu ülkelerin “kendine has”lıklarıyla ile ilgili yeni perspektifleri paylaşmayı amaçlıyorum.
RAFAEL SADI

[hasturktv] 20/05/14 Türkiye – İsrail ilişkilerinde durum MİCHAEL ALFANDARİ -HASTURKTV.COM‏_Rafael Sadi arvisadi2@gmail.com [hasturktv]_

Posted by: Rafael Sadi <arvisadi2@gmail.com>

1 Mayıs 2014 Perşembe

REGAİP KANDİLİ (01/02 MAYIS 2014)

Bu gün kandil...‏
D. Ali ERCAN Prof. Dr.
KANDİL(ing. CANDLE) = MUM demektir...
Değerli arkadaşlar, Bu gün İslam aleminin Regaip kandili (Recep-2) kutlanıyor. Diyanet tarafından hayli kafa karıştırıcı açıklamalarla anlatılsa da, gerçekte bu gece geleneksel olarak Peygamber Muhammedin ana Rahmine düşüşünün, kutlandığı gecedir. Mevlid  (Rebiülevvel-11)  ise yine Peygamberin Doğumunun ışıklarla, mumlarla kutlandığı gecedir.                              
Bunların dışında 3 kutsal gece daha var kandillerle kutlanan; 
Mir'ac (Recep-26) atı Burakla Tanrının yanına yükseliş gecesi, 
Kadir gecesi (Ramazan-26) Kur'an'ın  vahy edilişinin başlangıç gecesi ve 
Berat  (Şaban-14) ise Günahların affedildiği, temize çıkarıldığı (ibra edildiği) gecedir.
Kuledeki  40m x 40m boyutlarındaki saat
Dünyanın en büyük saatidir.
Dikkat ederseniz kutlamalar gün değil, hep gece oluyor. Çünkü Araplar Güneş takvimi değil, Ay Takvimi kullanıyorlardı ve İslam öncesi Arapların en büyük Tanrısı da Ay Tanrısı idi (Al-İlah)  Hemen tüm  İslam Dünyasında "Hilal" standart bir simgedir.. Bu gün Mekke'de Kabe'nin hemen yanı başında, eski Osmanlı yapımı Ecyad Kalesinin yerinde inşa ettirilen 15 bin kişilik büyük otel kompleksinin tepesinde 30 ton ağırlığında Hilal şeklinde bir AY ve altında Al-lah yazısı var.  
Kuledeki  40m x 40m boyutlarındaki saat Dünyanın en büyük saatidir.
Arapların kullandığı ay takvimi (Kameri Takvim) Güneş takviminden yaklaşık 11 gün daha kısa, 354 günlük bir takvimdir.  (Tam olarak Güneş takviminden 10 gün 20 saat 58 dakika 36 saniye daha kısa) Bu takvime göre Peygamberin ana Rahmine düşüşü (2.7) ile Doğumu (11.3) arasında 246 gün = 35 hafta var... Normal gebelik süresi 40 hafta olduğuna göre ya burada bir yanlışlık var, ya da Arap geleneklerinde 'Rahime düşüş' algısı Ceninin 5 inci haftadan sonraki durumuna (muhtemelen Ruhun bedene girişine- embriyo halinden fötus haline geçiş dönemine ??) atfediliyordu... 
Bu kandiller içerisinde en ilginç olanı, muhakkak ki Mir'ac öyküsüdür; Zamanı geldiğinde (26 Mayıs.2014) onu da sizlerle paylaşacağım. æ
AYNI GÜNLERDE DÜNYANIN BİR BAŞKA YERİNDE (ERİVAN/ERMENİSTAN) İNSANLIK DÜŞMANLARI VE SOYKIRIM SUÇLULARI "İNSANLIK VE İSLÂM'IN SEMBOLÜ" AY YILDIZLI BAYRAĞA NE YAPIYORLAR?....

"KAHHAR" İSMİYLE KAHROLSUNLAR
KÖTÜLERİN ALLAH (CC) BİN TÜRLÜ BELÂSINI VERSİN. 

4 Kasım 2013 Pazartesi

BİR BİLİM VE KÜLTÜR ELÇİSİ; ABD & OYA BAIN

TURKISHNY'da OYA BAİN İLE MÜLÂKAT     
PERŞEMBE, 17 EKIM 2013 05:05 AM



ABD'de ATAA ve çeşitli Türk derneklerinde görev alan, Türk Amerikan toplumunun aktif isimlerinden Oya Bain ile 60'lı yıllardan bugüne Türk Amerikan toplumunun gelişimi, sosyal yapısı, siyasi eğilimleri, ATAA'nın faaliyetleri, Amerikan halkının Türkiye ve Türk toplumuna bakışı ve ABD'de Türkiye'yi ilgilendiren siyasi gelişmelere ilişkin detaylı bir mülakat gerçekleştirdik.
Turkishny.com: Oya Hanım, ABD’deki Türk toplumunun en aktif üyelerinden biri olarak, ATAA bünyesinde gerçekleştirdiğiniz çalışmalar ve Türk Amerikan toplumuna yıllardır süren katkılarınız ile tanınmaktasınız. Yine de  okurlarımıza kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Oya Bain: Önce ilginiz ve bana yer verdiğiniz için TurkishNY'a çok teşekkür ediyorum. Bu mülakatta şahsi fikirlerimi ifade edeceğim. ATAA veya başka bir dernek adına konuşmuyorum.
Amerika’ya 1960 yılında Fulbright bursu ile biyokimya okumaya geldim. İlk geldiğim seneler yoğun akademik çalışmayla geçti. Derecemi aldıktan sonra 1964 yılında evlendim ve Klinik Patoloji alanında çalışmaya başladım. Eşimin de alanı kimyaydı. 1960-66 arası Kanada ve Amerika’nın Batı eyaletlerindeydim. Bu bölgelerde Türk sayısı azdı. Fakat Amerikalıların ve Kanadalıların Türklere ve Türkiye’ye merakı çoktu. Türkiye’ye bakışları genel olarak müspetti. Türkiye hakkında arkadaş ortamlarında konuşmalar yapıyordum. Gazetelerde Türkiye hakkında çok az haber çıkardı. 1966'da eşimin (Kimya Profesörü) işi dolayısıyla St. Louis civarına taşındık. Kariyer geliştirme, çocuk büyütme faaliyetleri içinde yoğun bir hayatımız vardı.
St Louis'de ufak fakat faal bir Türk toplumu vardı. Hemen her hafta sonu aileler toplanıyordu. Bayramları büyük bir zevkle kutluyorduk. Kore harbi 1953'de bitmişti. Türklerin Kore harbinde gösterdiği cesaret ve üstün savaş kabiliyeti Amerikalıları etkilemişti. Bir de Walter Cronkite'in 1958 yılında Atatürk hakkında yaptığı "The Incredible Türk" belgeseli Amerikalıların aklındaydı.
O sıralarda Türkiye çok partili sisteme geçmiş, demokrasinin memlekete yerleşme sancıları sürüyordu. Ekonomik bakımdan zayıftı. Piyasada birçok eşya yoktu. Türkiye dışına dolar çıkartmak kısıtlıydı. Şahsen kendimi Türkiye’ye dönmediğim için suçlu hissederdim. O senelerde Amerika’ya gelen Türkler profesyonel yani "white collar" dediğimiz gruplardandı. Mühendis ve doktor ağırlıklıydı. Hepimizde hemen aynı his vardı. Toplandığımız zaman konularımız Türkiye’de olup bitenlerdi.
Kıbrıs problemi 60'larda başlamış ve gittikçe kötüleşmeye yüz tutmuştu. Türklere büyük haksızlıklar ve terör olayları yapılmaya başlamıştı. Amerika’da bunlardan bahsedilmezdi. Yunanlı sayısı Türklerden çok daha fazlaydı, medya ve politikada çok etkindiler. 1964 yılında Başkan Johnson'un Başbakan İnönü’ye yazdığı mektupta Amerika’daki Yunanlıların yoğun baskı kampanyasının büyük rolü vardı. Mektup Haziran'da yazılmıştı, Johnson'un Kasım’da Başkanlık seçimi vardı. Goldwater'la başbaşa giden seçimde her oy önemliydi. Yunanlılar Amerikan vatandaşıydılar ve hemen hepsi oy kullanmak için örgütlenmişti. Johnson’un Başkan yardımcısı ise Yunan asıllı Spiro Agnew idi.
Türk toplumu yavaş yavaş Amerikan sistemine girip politik alanda faal olmanın önemini anlamaya işte bu sıralarda başladı.
1974'de Kıbrıs Barış Çıkartmasında Amerikan basını utanç verecek bir şekilde tek taraflıydı. Hiç unutmam bir St. Louis gazetesinde Türklerin askeri harekâtı yüzünden Kıbrıs eşeklerinin çektiği güçlükler yazılmıştı. Türklere karşı yapılan barbar cinayetlerden bahis edilmezdi.
1978'de Midnight Express filmi yapıldı. Bu film Türkleri daha çok uyandırdı. Amerika ile olan ahenkli ilişkiler gittikçe kızgınlığa ve çaresizliğe döndü. 1970'lerin başında Ermeni terörü başlamıştı.1980'lerin ortasına kadar 30'dan fazla Türk diplomatı ve çok sayıda masum insan öldürüldü, yaralandı. New York'da Türk merkezi bombalandı. Önemli bir Türk akademisyenin evi yakıldı.
En nihayet 1979 'da Washington'da Büyük Elçi Şükrü Elekdağ’ın liderliğinde ve Washington ve Maryland Türk-Amerikan derneklerinin katkısıyla Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi kuruldu. Asamblenin en önemli misyonu Türk toplumunu politik açıdan uyandırmak, bilgilendirmek, faal yapmak, kuvvetlendirmek ve politik alanda kendine güven yaratmaktı.
Çok iyi hatırlıyorum St.Louis Türk Amerikan derneği ATAA'ya ilk üye olan derneklerden biriydi. Böyle bir kuruluşa Türk toplumu hasretti ve hazırdı. 1980'de aile olarak Washington'a taşındık. Eşim National Institutes of Health (NİH)'de ben de Georgetown Üniversite Hastanesinde Klinik Patoloji bölümünde çalışmaya başladık. Washington'a gelmekle çok mutlu oldum.
Washington'da aralarında eski okul arkadaşlarımın da olduğu çok sayıda Türk'le karşılaştım. Türkiye’ye fiziksel olarak daha yakın olmak beni çok mutlu etti. Arada yalnız Atlantik okyanusu var, uçmakla bitmeyen büyük kara kütlelerini geçmiyorsunuz. Eskiden kıtanın ortasına ve batısına doğru uçarken hep hüzün ve gurbet hisleri duyardım.
Bu arada kızımız da büyüdü, Georgetown Üniversitesi tıp fakültesini bitirdi. Şimdi New York'da mesleğine devam ediyor. Evli ve iki küçük çocuğu var. Ben de Washington, New York ve İstanbul arası seyahat ettikçe kendimi çok talihli hissediyorum.
2000 senesinde Georgetown Üniversite Hastahanesi Klinik Patoloji laboratuarının şefliğinden emekli oldum. Emekli olunca dernek işlerine çok daha vakit ayırmaya başladım.
Turkishny.com: 1960’lardaki ABD ile bugünkü ABD arasında en göze çarpan farklar neler?
Oya Bain: ABD devamlı kendini geliştiren ve evrim geçiren bir memlekettir. Amerikalılar ile olan ilişkilerim Arnavutköy Kız Kolejinde geçirdiğim dört yıl ile başlar. 1960'da çok  sevinerek Amerika’ya gelmiştim. O hislerim hala devam ediyor.
1960'larda ABD çok acı olaylar geçirdi. Kennedy'lerin ve Martin Luther King'in öldürülmeleri, Washington’da ve Amerika’nın çeşitli bölgelerinde bilhassa güney eyaletlerinde kanlı siyah beyaz kavgaları, Vietnam savaşı bütün bunlardan Amerikalılar ders aldılar çok şey öğrendiler. Bugün Beyaz Saray'da zenci bir Cumhurbaşkanı var. 2012 Başkanlık seçimlerinde Amerika’da yeni bir demografi ortaya çıktı. 11 milyon gayri meşru göçmen için kanun hazırlanıyor. Amerika artık dünyanın çeşitli bölgelerinde yeni maceralara girmemeye çalışıyor. 1960'larda Amerikan toplumunu etkileyen iki büyük kanun geçti. Yaşlılık Sağlık sigortası (Medicare) ve Medeni Haklar Yasası (Civil Rights Act)
Bugün Ulusal Sağlık Sigortası (Affordable Care Act) için Kongre’de savaş veriliyor. 60'lar ve bugünkü ABD arasında en bariz değişiklik toplumun daha insani, hoşgörülü ve kucaklayıcı olmasıdır. İnsani ve sosyal reformların 311 milyon nüfusa erişmesi için çaba gösteriliyor.
Şahsi açıdan bir Türk ve Müslüman olarak 40 seneye yakın meslek hayatımda Amerika’da hiç bir zaman ayırım görmedim. Çoğu zaman Katolik hastanelerinde çalıştım. Amerika için en önemli faktör bir işi iyi yapmak ve iyi çalışmak. Amerika başarısını ve kuvvetini bu "work ethic" dediğimiz unsura borçludur. Bu açıdan hep Türkiye’de de aynı böyle bir ayırımsız çalışma ahlaki olmasını isterdim ve isterim.
Turkishny.com: ABD’deki Türk toplumu 1960’dan günümüze kadar geçen 50 yılı aşkın sürede ne gibi bir değişim gösterdi?
Oya Bain: 1960'larda Türk toplumu dağınıktı, insanlar bireylerin bir iş başaracağına inanmıyorlardı. Türkiye’de içinde büyüdüğümüz kültür, devlete yani merkezi bir kuvvete inanan, şahısların, grupların rol oynamadığı bir kültürdü. 1960'larda hepimizde "kadere boyun eğme" havası vardı. Amerika’da bazı kimseler Türklüklerinden utanır, bazıları da "aman beni karıştırma" mesajı verirdi. Ermeni meselesi ortaya çıkınca daima Türk hükümeti, Elçilik ne yapıyor sualleriyle karşılaşırdık. Kimse "ben ne yapabilirim" demezdi.
Türkler aleyhinde arka arkaya oluşan hadiseler yavaş yavaş toplumu birleştirmeye ve çok daha faal olmaya sürükledi.
1980'lerde başlayarak Amerika’ya gelen Türklerin demografisi değişti. Değişik mesleklerden ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden insanlar gelmeye başladı. Kuaförler, lokanta sahipleri, araba mekanikleri, küçük iş sahipleri çoğaldılar. Bu kimselerin kendilerine güveni 60'lardaki profesyonel gruplardan daha çoktu. İngilizceleri belki çok iyi değildi ama sesleri daha çok çıkmaya başladı.
Dernekler çoğaldı, çeşitli gruplar değişik misyonlar için toplandılar organize oldular. ATAA'nın dışında başka çatı dernekleri kuruldu. Türki gruplarla büyük yaklaşmalar oluştu.
En önemli bir gelişme Türk PAC'larının (Political Action Committee) kurulması oldu. Bugün Kongre’de 140'dan fazla Temsilci Türk dostluk grubundadır. Bu sayı Ermeni ve Yunan dostluk gruplarından daha yüksektir. İsrail dostluk grubundan sonra ikinci gelir. Lincoln McCurdy liderliğinde TC-US-PAC hakikaten olağan üstü çalışmaktadır. Gönüllü Türklerin liderliğinde Texas'da, New Jersey'de, California'da, Indiana'da bölgesel PAC'lar da kuruldu. Fakat Türk PAC’larına toplumdan ilgi çok az ve kifayetsiz. Türk toplumu maddi olarak başarılı ve zengin bir toplum, fakat PAC için yardım almak son derece güçtür. Toplum Amerikan sistemine tam entegre olmadığı için PAC'in önemini anlamamıştır. Burada hakikaten hala çok zayıfız.
Bir politikacıya destek kampanyası yapıldığı zaman hep ümitsizliğe kapılırım. Mesajlar yollarım, rica ederim. Büyük bir sessizlikle karşılaşırım. PAC'lara Türklerden para yardımı almak diş çekmek gibidir. Acılı ve zor.
10,000 Türk kampanyası bir kaç sene evvel kuruldu. Amerika’da 500,000 civarı Türk olduğu tahmin ediliyor. 10,000 Türk Kampanyasına katılım 1000'i geçmez. Açıkçası ağlanacak sayılar...
Diğer faaliyetler çok ümit verici: ATAA'nın düzenlediği 2013'deki Liderlik Konferansına 12 Çatı derneği katıldı. Her biri konferansa başka bir boyut getirdi, zenginleştirdi. Bugün internette çeşitli dernek haberlerini okurken inanılmaz bir gurur duyuyorum ve artık kimse bizi yenemez diyorum.
Özet olarak 1960’larla bugün arasında Türk toplumunda çok büyük fark var. Büyük bir bilinç, güven, gururlu bir birlik oluştu. Bireyler kuvvetlerini anladılar ve büyük bir enerji ile çalışmaya başladılar. Mesela benim çok geniş ATAA ve benzer mesajları yolladığım bir e mail grubum var. Artık kimse "beni listeden çıkar bu konu ile ilgim yok" demiyor. Bilakis müspet mesajlar alıyorum. Türk toplumunda tolerans ve hoş görü arttı. ATAA'nın "farklılıklar içinde birlik" yaklaşımı çok önemli bir gelişmedir. Diğer önemli bir nokta da ATAA Türkiye’nin iç politikasında tavır almaz ve taraf tutmaz. Eğer ATAA böyle bir politik konuma girerse zaten kısıtlı olan zamanımız ve enerjimiz verimsiz kavgalara ve polemiklere harcanır. ATAA kurulduğundan beri her Türk hükümetinin liderlerini ağırlamış ve görüşmüştür. Ankara’ya gittiğimizde her politik partinin liderleriyle görüşmeyi hassasiyetle takip ederiz. ATAA hiç bir zaman bir Türk veya Amerikan politik partinin sözcüsü olmamıştır. Şahıs olarak hepimizin politik inançları bağları vardır-ama bu yalnız şahsi kalır, derneğe aksetmez.
Türk toplumunun şimdi çok dostu var: Azeri kardeşlerimiz, Orta Asya Türkî toplumlar, Uygur Türkleri, Bosnalılar, Makedonyalılar, Kosovalılar, Somaliler.. "Türkün Türkten başka dostu yoktur" lâfı çok geride kaldı. Tabii ki üç kıtaya yayılmış Osmanlı imparatorluğunun dostlukları bugün devam ediyor. Yahudilerle asırlar boyunca olan dostluğumuz da devam etmekte. Politik durumlar gelip geçer ama sağlam dostluklar devam eder. Kongre’de Yahudi asıllı bir çok Kongre üyesi dostumuz var.
Turkishny.com: ABD’deki yarım asrı aşan deneyimlerinizden aklınızda kalan okuyucularımızla paylaşmak istediğiniz ilginç bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?
Oya Bain: Anılarım çok fakat geçmişte beni her zaman hayrete düşüren durum ilk zamanlar Kongre üyelerini ziyarete gittiğimiz zamanlar olmuştur. Kaç defa adamlar gözlerini açarak bize "siz bu ofise gelen ve tanıdığım ilk Türksünüz" demeleri… Neredeyse kuyruğumuz var mı diye bakacaklar diye düşünürdüm. Bu cümle önemlidir çünkü bize Kongre üyelerinin Washington'dan değil bütün Amerika’ya dağılmış 50 eyaletten geldiğini öğretti. Birçok eyaletlerde Türkler çok azdır. Fakat bir iki Türk faal olurlarsa çok iş çıkarırlar. Bugün en ücra eyaletten bir Ermeni tasarısı nasıl çıkıyor? Ufak bir grubun şevkle ve özgüvenle çalışmasına bağlı.
Diğer anılarım da Kongre ile ilgili. 1980'lerden beri Ermeni tasarıları ya Temsilciler Meclisi veya Senato Dış Ilişkiler Komitesi’ne gelir bizler de ufak gruplar halinde Kongre koridorlarında üyelere derdimizi anlatmaya çalışırdık. Hiç unutmam 2000 senesindeki tasarı HRes 596 geçmeye çok yaklaşmıştı. Dış Ilişkiler komitesinde toplantılar oluyor, Peter Jennings'in yaptığı çok aşırı bir film (minarelerde swastikali bayraklar uçuşuyor) gösteriliyor, bazı üyeler göz yaşlarını tutamıyorlardı. Devamlı Türkler ve Türkiye hakkında hakaret ve yalan dolu konuşmaları işitiyorduk. Tasarı Komiteden çok büyük bir farkla kolaylıkla geçti. (40'a karşı 3 oy gibi). Hatırlarım eve hep midemde düğümlerle gelirdim. Gece gündüz Temsilcilere yazar, telefon eder, faks çeker kendimizi anlatmaya çalışırdık.
Gelelim 2010 Şubatına. Yeni bir tasarı HRes 252 yine Dış Ilişkiler Komitesine geldi. Konuşmalar çok uzun sürdü. Türkiye’nin tarafını ve olayların gerçek yönünü anlatan Temsilciler çok etkili konuştular. Bu sefer Tasarı komiteden büyük güçlüklerle, 23'e karşı 22 oyla geçti. Komite Başkanı oylamayı saatlerce açık tuttu, çeşitli politik hokkabazlıklar yaptı, ancak o şekilde geçirebildi.
10 senede ne değişiklik oldu? Güçlü Türkiye, PAC'ların faaliyeti, Türk Dostluk grubunun büyümesi, Elçiliğimizin ve Lobicilerimizin çalışması ve toplumun daha faal olması bu neticeyi verdi. Tabii geçmese daha iyi olurdu ama oylamalardaki fark bizi mutlu etti.
2010 Aralığında Meclisin son gününde bu Tasarı arka kapıdan meclis oylamasına getirilmeye çalışıldı, başarılı olunmadı.
Turkishny.com: Kendimizi her zaman övmek yerine, bazen eleştirisel gözle de bakmanın toplum olarak gelişmemizi sağlayacağına inanarak size bir sual daha sormak istiyoruz.  Sizce ABD’deki Tük toplumunun eksikleri neler? Toplumumuz nerelerde hata yapıyor?
Oya Bain: Toplumda hala merkezci bir bakış var. "Başkası halletsin" yaklaşımı var. Mesela Türkler aleyhinde bir program, bir yazı, bir kitap çıktığı zaman toplumda herkes birbirine haber verir ama kimse kalkıp yazara veya program yapımcısına erişmeye protesto etmeye çalışmaz. Bu alanda çok çekingeniz. Dikkat ederseniz gazetelerde İsrail aleyhinde yazı çıktığı zaman gazeteye kaç tane protesto mektubu gelir. Amerika’da Yahudi sayısı 5-6 milyon civarındadır. Arap sayısı 6-7 milyon denir. Araplardan binde bir cevap çıkar.
Capwiz diye toplu mektup yazma sistemimiz var. Türkler aleyhinde olan önemli durumlarda kullanıyoruz. Mektup hazır-yollaması 60 saniye alıyor. Maalesef bu sistemi kullanan Türkler çok az.
2010 Aralığında Temsilciler Meclisinin son gününde HRes 252 numaralı Ermeni tasarısı çok tehlikeli bir şekilde Meclisten geçme durumuna yaklaştı. Ermenilerin her zaman yaptığı gibi "son dakika ve arka kapıdan girerek yutturma" politikasının destekçisi Nancy Pelosi’nin Meclis Başkanlığının son günüydü. Durum hakikaten çok tehlikeliydi. Gece gündüz Capwiz ile kullanarak her eyaletten toplumu kendi Kongre üyelerine mektup yazmaya davet ettik. Mektup yazan Türklerin sayısı çok azdı. Tasarı geçmedi ama toplumun ilgisizliği çok üzücü oldu.
Turkishny.com: ABD’deki Türk toplumunun üyelerine tavsiyeleriniz nelerdir?
Oya Bain: En baştaki tavsiyem çocuklarımız ve gençlerimizin Türk kültürünü ve Türklük gururunu kaybetmemeleri ve aynı zamanda Amerikan sistemine entegre olup faal rol oynamaları.
ATAA geçmişte "Gençlik Konferansları" yapmıştı. Son senelerin Liderlik Konferanslarında gençlere hitap eden programlar sunulmuş ve programın son günü "Gençlik Günü" olarak düzenlenmiştir.
Aşağıda bahsettiğim gibi Birthright Israel tipi programlar, her bölgede Türk okulları, internette Türk kültürünü yayan programların çoğalması çok önemlidir.
İkinci tavsiyem Amerikan politik sistemini öğrenmeleri, oy kullanmaları, Kongre’deki Temsilcilerini ve Senatörlerini tanımaları, temas kurmaları,kampanyalarına destek vermeleri. Her bireyin bir Temsilcisi ve İki Senatörü var. Toplumun çoğu Amerikan Kongresi’nin yapısını, nasıl çalıştığını bilmez. ATAA'nın TABAN (Turkish American Broad Advocacy Network) diye bir projesi vardır. Türk toplumu için çeşitli şehirlerde politik sistem üzerine seminerler düzenler, yerel politikacılar ve medya ile görüşmeler ayarlar.
Turkishny.com: Sizce  ABD’deki Türk toplumu Amerika’daki hayata entegre olabilmeyi başardı mı?
Oya Bain: Toplumumuz devamlı ilerleme gösteriyor ama zayıf kaldığımız önemli bir durum çoğumuz Amerika’ya değil de Türkiye’ye dönüğüz.. Amerika’daki politik hayata entegre değiliz. Çok az sayıda Türk Amerika’daki politik sistemde faal, politik gelişimleri takip ediyorlar ve heyecanlanıyorlar. Toplum daha fazla Türkiye politikasını takip ediyor, Türk televizyonu seyrediyor. Türklerin olduğu sosyal bir toplantıda Amerikan iç politikasını konuşmak imkânsız gibi. Kimsenin ilgisi yok, bilgisi de yok gibi.
Tabii bu hepimizin Türkiye’ye olan bağlarından, Türkiye’nin inanılmaz çekiciliginden ve gittikçe güçlenmesinden de kaynaklanan bir durum. Yunan ve Ermeni göçmenler Amerika’ya gelince eski memleketlerine kapıyı kapıyorlar ve tamamıyla Amerika’ya entegre olabiliyorlar. Hangi Ermeni Ermenistan’a yaz tatiline gidiyor? Diğer göçmenleri de düşünürseniz aynı. Hangi Alman asıllı her sene Almanya’ya gider? Buna karşılık hangi Türk her sene Türkiye’ye gitmez? Biz Türkiye’ye gitmeden yapamıyoruz çünkü Türkiye hakikaten olağanüstü bir memleket. Bağlarımız diğer gruplar gibi değil. Belki bu Türklerin 1000 sene evvel Anadolu’ya yerleştikten sonra bir daha başka bir yerlere göç etmeyip, imparatorluklar kurup, göç edeceklerine başka göçmenleri içlerine almalarından kaynaklanan bir bağ... Anadolu’ya 1000 senelik bir bağımız var. Kuvvetli bir imparatorluktan kuvvetli bir Cumhuriyete geçmişiz. Halkımız büyük felaketlere karşı savaş vermiş ve kazanmış. Türklerde "mağdur"luk mevhumu yoktur. Geçmişte çektiğimiz acıları hatırlamak ve hatırlatmak istemeyiz. Halbuki Amerika’da bazı etnik gruplar "mağdur" rolünü adeta ticarete dökmüşler, bu alandaki aşırılıkları,yalanları ayyuka çıkmıştır.
Sualinize cevap – ‘hayır’dır.
Turkishny.com: ABD’de doğan 2. 3. kuşak Türkler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce 2. 3. Kuşak Amerikalı Türkler anavatan hakkında ve Türk örf, adetleri hakkında yeterli bir bilgiye sahipler mi?
Oya Bain: Bu alanda zayıfız. Amerika’daki hızlı hayata kapılıp çocuklarımıza kâfi Türk örf, adet ve kültürünü aşılayamıyoruz. Kâfi okullarımız, kurslarımız yok. Birçok derneğin Türkçe ve Türk kültürünü öğreten okulları var ama Amerikan coğrafyasını ve koskoca kıtaya dağılmış Türkleri düşünürseniz herkese erişemiyoruz. ATAA'nin şimdi Bright Horizons diye bir projesi var. İnternet yoluyla Türkçe ve Türk kültürünü çok geniş dağıtmak, faal bir kampanya ile her Türk evine varabilmek projesi.
Yahudilerin son derece etkin Birthright Israel diye bir programı vardır: 1999'da başlayan program 350,000 Yahudi asıllı gencin İsrail’i ziyaret etmesini sağlamıştır. Bu tip sistematik bir program bütün Amerika’daki Türk gençlerine sağlanabilir. Birthtight Israel’in finansmanı Amerika’daki Yahudi zenginlerinden, Yahudi derneklerinden, dört biri de İsrail hükümetinden gelir.
Bizim de böyle bir programa ciddi bir şekilde bakmamız gerekir.
Turkishny.com: ABD ve Kanada’daki Türk Derneklerinin çatı kuruluşu olan Türk Amerikan Dernekleri Asemblesi  (ATAA) bünyesinde yıllardır gönüllü olarak çalışmaktasınız. Bize ATAA’daki görevinizden ve ATAA’nın faaliyetlerinden kısaca bahseder misiniz?
Oya Bain: ATAA 1979'un sonunda kuruldu. Biz  1980'de Washington'a taşındık. Yönetim kurulunda Başkent Bölgesi Başkan Yardımcısı, Genel Sekreter gibi görevlerde çalıştım. 1990 ve 91'de ATAA'nın Kültür Ayı komitesinin başkanlığını yaptım. Resmi görevim olmadığı zamanlar da her zaman projelerde gönüllü çalıştım. ATAA'nın tamamıyla gönüllülerden oluşan yönetim kurulunda Amerika’nın bütün bölgelerine yayılmış 10 tane Başkan Yardımcısı vardır. Bu şekilde ATAA'ya üye olan yerel derneklerle temas sağlanır. Tabii Washington’un yerel derneği ATA-DC, ATAA'nın kurucusu ve belkemiğidir. Uzun seneler zevkle ATA-DC'nin yönetim kurulunda da çalıştım. Çalışmalarım yalnız ATAA'da olmadı. Türkiye ile ilgili her derneğe destek vermeye çalışırım. Şimdi American Friends of Turkey (AFOT) derneğinin yönetim kurulundayım. Uzun seneler Washington Türk Kadınlar Derneği, Amerika Atatürk Derneği yönetim kurullarında çalıştım ve hala her türlü desteği veririm.
ATAA dernek yapısı bakımından Amerika’nın iç politikasına karışmaz ve faal olamaz. ATAA'nin en önemli rolü eğitim'dir. ATAA nasıl Türk toplumunu Amerikan sisteminde eğitmeye çalışıyorsa, Amerikan toplumunu, politikacılarını ve medyasını Türkler hakkında bilgilendirmeye çalışır. Kongre’de Türkler aleyhine geçirilmeye çalışılan ve Türk tarihini çarpıtan tasarılar ortaya çıkınca hepimizin vazifesi bu kimseleri bilgilendirmektir. Amerikan toplumu Avrupalılara nazaran çok daha açık kafalıdır. Önyargıları azdır.
Yıllar önce Türkler aleyhinde yazılar, tasarılar çıkınca kendi aramızda ateşli yazılar yazardık, sızlanırdık, üzülürdük. Kimse de çıkıp niçin bu Amerikalı politikacılara, gazetecilere biz erişmiyoruz, onlarla konuşmuyoruz demezdi.. Diyen ve yapan varsa da sayısı azdı.
Onun için bilhassa Kongre üyelerine daha seçilmeden veya seçilir seçilmez gidip kendimizi tanıtmak, anlatmak ve bir bağ kurmak ve bu bağı devam ettirmek inanılmaz önemlidir. Şimdi bunu yapıyoruz ama kâfi değil. Bunu Amerika’nın her eyaletinde her seçim bölgesinde yapmalıyız.
Turkishny.com: ABD’deki Türk toplumu içinde en bilinen ve köklü kuruluş ATAA olmasına rağmen ABD’deki Türk derneklerinin çatı kuruluşu olarak faaliyet gösteren başka kuruluşlar da bulunmakta? Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce ABD’deki Türk derneklerinin birden fazla çatı kuruluşu olması toplum içinde bir bölünmeye yol açmıyor mu?
Oya Bain: Bilakis, Türk derneklerinin artması bölünme değil çok sesli, çok yönlü bir toplum oluşturduğumuzu gösteriyor. Yıllar önce toplumda bazı kimseler ATAA ile FTAA'nin birleşmesini tavsiye ederlerdi. Tabii "merkezci" bir kültürden geldiğimiz için toplum bunu "kuvvetlenme" diye algılardı.
FTAA çok önemli bir çatı kuruluşudur. New York ve civarında 100,000'den fazla Türk var denir. Bu toplumun demografisi, faaliyetleri ihtiyaçları Washington'dan çok değişiktir. Bu toplumu birleştirmek, liderlik yapmak, yönlendirmek güç ve büyük bir iştir. FTAA kurucusu Ata beyi ve ondan sonraki FTAA başkanları olan liderleri çok takdir ederim. Türk Yürüyüşü de beni her zaman çok heyecanlandırır.
ATAA'nın Washington'da düzenlediği 2013 Liderlik Konferansına 12 Çatı derneği katıldı ve katkıları hepimize büyük bir gurur kaynağı oldu. 2014 Liderlik Konferansını daha da büyütmeyi planlıyoruz.
Size eski bir anımı hatırlatayım..2001 senesinde Maryland Eyalet meclisi çok kötü bir Ermeni tasarısını geçirmeye çalışıyordu. Her gün Annapolis’e gidiyorduk. Ermenilerin meclise verdiği dokümanların altına 40'tan fazla çoğu Maryland'dan olan Ermeni ve Yunan kuruluşları imza atmıştı. Üçte biri Ermeni ve Yunan kiliseleriydi!
Bu birlik ve çokluk tabii ki eyalet temsilcilerini etkiledi.
Bugün ATAA Kongre’ye mektup yazarken FTAA ile beraber yazıyor. İki büyük çatı kuruluşu 100'den fazla yerel derneği temsil ediyor.
Son senelerde Fethullah Gülen dernekleri kuvvetlendi ve çoğaldı. Güzel faaliyetler yapıyorlar. Resepsiyonlarına çok sayıda Kongre üyeleri geliyor ve güzel ağırlıyorlar. Temsilcileri Türkiye’ye götürüyorlar. Kısacası Kongre üyeleri, politikacılar Türklerin isimlerini defalarca çeşitli derneklerden işitiyorlar. Türk okulları başarılı ve önemli bir boşluğu dolduruyor.
Gülen gruplarının Türkiye’ye ve Türkiye Cumhuriyetine yönelik politik düşüncelerini bilmiyoruz-bilmediğimiz için de endişelerimiz var. Bu dernekleri "inanç tabanlı" (faith based) olarak tanımladığımızda dernek başkanları bu terimi kullanmamızı söylediler. O zaman dinin ötesinde politik ideolojileri nedir? Bir de yönetimlerinde kadın görmüyoruz-bu da bize ayırımcı bir mesaj veriyor.
Bizim ATAA olarak politikacılara verdiğimiz mesaj Atatürk prensipleri üzerine kurulmuş seküler ve demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti’nin Orta Doğu’da bir kale olduğu ve bölgeye istikrar ve denge getirdiğidir. Böyle bir politik sisteme geçememiş Orta Doğu memleketlerinin durumu bugün çok acıdır. Amerika Orta Doğu olaylarını çok yakından takip ediyor. Amerika’daki faal Türk kuruluşlarının etkinliklerini de dikkatle izliyorlar. Dernekler arasında ayırım yapmıyorlar. Herkesin sesinin çıkmasına önem veriyorlar.
Turkishny.com: ATAA Başkanları içinde sizce en aktif isim kimdi? Ne gibi çalışmalar yapmıştı?
Oya Bain: Hemen hemen bütün ATAA başkanları canla başla çalışmışlardır. ATAA Başkanları genel olarak mesleklerinde çok başarılı olmuş, parlak kimselerdir. Günde 10-12 saat çalıştıkları mesleklerinin dışında ATAA'ya devamlı vakitlerini vermek, toplantılara katılmak, ATAA ile ilgili seyahatlere gitmek, aniden çıkan politik krizlere cevap vermek ve bütün masrafları şahsen karşılamak hakikaten çok büyük fedakarlıktır. Varlıklı olanları ATAA'ya büyük paralarla yardım etmişlerdir. Bazı başkanların ATAA'ya şahsi olarak $100,000 hibe ettiğini söylemek abartma olmaz. Boşuna "Çılgın Türkler" dememişler...
Bazı başkanlarla problemler olmadı değil. Fakat unutmamak gerekir biz ATAA'nın misyonu için çalışıyoruz yoksa bir şahıs için değil. Şahıslar gelir ve gider. Aynı durum Türkiye’deki politika içinde geçerlidir.
ATAA Kurulduğundan beri hemen her başkan ile yakın çalıştım. Eski başkanlar şimdi hala acil bir durum olunca ATAA'ya yardım ederler, toplantılara katılırlar. ATAA Başkanlığı iki senede bitmez, hayat boyu devam eder.
Vakit ve para yardımlarını cömert bir şekilde yapmalarının dışında ilk senelerde başkanların karşısında terör tehlikesi vardı.
1979'da ATAA'nın kurucusu ve ilk başkanı Dr. Ülkü Ulgur’un dört çocuğu FBI korumasında okula giderlerdi. Diğer liderlerden biri Bonnie Kaşlan da California'da yıllarca FBI korumasındaydı. Gözü dönmüş Ermeni terör grupları ATAA liderlerine o sıralarda tehdit yağdırıyorlardı. Bugün bile 2010-12 dönem başkanımız Ergun Kırlıkovalı'yı California'da katıldığı etnik konulu bir kaç toplantıda etrafını tanımadığı sevimsiz tipler sarıp tedirgin etmişlerdi.
Turkishny.com: ABD’deki Türk toplumu dernekçilik açısından sizce ne durumda? Derneklerimiz kuruluş amaçlarını yönelik çalışmaları layıkıyla yerine getirmekteler mi? Türk Derneklerine ve bu dernekler içinde faaliyet gösteren bireylere tavsiyeleriniz neler?
Oya Bain: Derneklerimiz son 50 sene içinde büyük gelişme gösterdi. Demokratik ve şeffaf çalışıyorlar. Artık "hayat boyu başkanlar" yok. Yönetim kurulları kendilerini yeniliyorlar-genç elemanlar ortaya çıkıyor ve dernek etkinlikleri gittikçe büyüyor, Amerikan toplumuna erişiyor. Her gün internetten çeşitli şehirlerde olan festivallerin, bayram kutlamalarının ve çeşitli programların haberlerini alıyoruz ve hayret ve hayranlıkla takip ediyoruz. Kültürel açıdan dernekler hakikaten amaçlarını layıkıyla yerine getiriyorlar. Fakat politik açıdan hala bir çekingenlik ve ürkeklik var. ATAA dâhil derneklerimizin 501c3 dediğimiz vergiden muaf kültür ve yardım dernekleri olarak kurulmuştur. Bu tip dernekler kanunen zamanlarınin ve kaynaklarının % 20’sini politik faaliyetler için kullanabilirler. Bazı Türk dernekleri en ufak bir politik girişime, bildiriye karşı gelip toplumda pasif kalıyorlar. Bu da üzücü bir durum.
Turkishny.com: Washington’daki Türk toplumunun profili nasıl?
Oya Bain: Washington'da Türk sayısı New York'a nazaran daha az. 1960'larda doktor ve mühendis ağırlıklı Türkler gelmiş. Zamanla diğer meslekler, küçük iş sahipleri çoğaldı. Washington'daki toplum tabii olarak Kongre, Dışişleri Bakanlığı, Düşünce Kuruluşlarının faaliyetlerine çok daha duyarlı ve etkin.
Düşünce kuruluşlarında bugünlerde hemen hergün Türkiye hakkında bir program düzenleniyor. Washington politik ve beyinsel bir şehir. ATAA gibi bir derneğin kurulmasında ve oluşmasında Elçilik, Amerikan Kongresi, Dışişleri Bakanlığı ve çeşitli düşünce kuruluşlarının olduğu bir ortam önemli bir rol oynadı ve oynuyor. Bugün bu kuruluşlar Türkiye ile ilgili konularda ilk ATAA'ya yaklaşırlar.
Turkishny.com: Sözde Ermeni Soykırımı’nın 100. Yılı dönümü yaklaşırken ABD’deki Ermeni Diasporası sözde Soykırımı kabul ettirmek için faaliyetlerine hız vermiş durumda. Sizce Türk toplumu olarak Ermeni Diasporasının faaliyetlerine nasıl karşılık vermeliyiz? Bu konuda ATAA ve Türk toplumu olarak ne gibi çalışmalar yürütmektesiniz?
Oya Bain: Bu çok önemli bir konu. 
ATAA'nin Uzman Konuşmacılar adındaki projesi çok yakında başlayacak. Bu proje bilhassa Ermeni sorunu üzerinde uzman olan yabancı ve Türk akademisyenleri Amerika’nın bir çok yerlerinde, üniversite ortamlarında konferans vermelerini sağlayacak. Bir kaç sene evvel FTAA ve ATAA Sayın Türkkaya Ataöv’ün Amerika’da uzun iki tur yapmasını sağlamıştı ve bu konuşmalar hem Türk hem Amerikan toplumunda çok rağbet görmüştü. Çeşitli derneklerden gelen istekler bize toplumun bu tip programlara ne kadar hazır olduğunu gösterdi. Bu konuşmacıların politikacılara ve medya'ya da bilgi vermeleri sağlanacak.
Önemli olan programların çok kez olması, Amerikan toplumunun Ermeni olaylarının gerçeklerini tekrar tekrar işitmeleri. Bir iki kere yapılan programların pek etkisi olmuyor. Ermeni iddiaları ne kadar yalan ve aşırı da olsa tekrarlama sayesinde yıllardır halkın şuuruna iyice geçmiş.
İkinci bir alan ise Ermenilerle kültürel programlar. Aralıkta Ara Güler’in sergisi Smithsonian müzesinde açılıyor. Fotoğraflar Türk Ermeni toplumunun bin senelik yaşamını dini anıtlar yoluyla gösteriyor. Bu serginin çok iyi tanıtılması gerek. Daha sonra konserler, belki başka sergiler olmalı ki Amerikan halkı Türklerle Ermenilerin asırlarca birbirlerine ne kadar yakın bir toplum olduğunu öğrensinler.
Kısacası Ermeni meselesine hem tarihi hem de kültürel yönden yaklaşmalıyız.
Size iki küçük anımı anlatayım. Her sene 24 Nisan ve 24 Temmuz'da aşırı etnik gruplar Elçiliğimizin önünde gösteri yaparlar, erken gelip Elçilik tarafındaki kaldırımı tutmaya çalışırlar. Biz de bir kaç gün evvel Elçilik tarafında gece gündüz nöbet tutarız ve karşıt gruplara izin vermeyiz. Bir sene 24 Temmuz Kıbrıs Barış Çıkartması yıldönümünde büyük bir Yunanlı grubun gelip gösteri yapacağını öğrendik ona göre hazırlandık. Gele gele dört kişi geldi bir tanesi de Çinliydi! Dört kişi olmalarına rağmen çığırtkan bir gruptu. Orta yaşlı bir Rum çok saldırgandı. Fakat arada bir bizim taraftaki çok güzel bir kız arkadaşa "sen ne kadar güzelsin" diye laflar atıyordu. Kendisine yaklaştım bakın dedim siz güzellik Tanrıçası Venüs’ün memleketinden geliyorsunuz, güzelliğin hemen farkına varıyorsunuz, şimdi yaptığınız çirkinlikler sizin gibi parlak bir geçmişi, muazzam mitolojisi olan bir millete yakışmıyor dedim. Adam duraladı-bağrışmasını azalttı. Bir kaç ay sonra New York'da yine bir gösteride gördüm daha sakindi-beni tanıdı, dostane konuştuk, hatta birbirimize sarıldık. İkinci anımda son 24 Nisan'da Elçiliğin önündeki Ermeni gösterisinde Sarı Gelinin Ermenicesini çaldık. Ermeniler bağırışlarını durdurdular- müzikle sallanmaya başladılar. Gösteri bitince ilk defa içimde sakin bir hisle ayrıldım (bu gösteriler insan da sinir bırakmaz genel olarak).
Ermeni iddialarının 100’üncü senesi gelirken bizde bu dostluğun üzerinde çalışalım diye düşünüyorum. Bildiğiniz gibi Amerika devamlı negatif ve olumsuz tavırları tutmaz. Onların da Ermenilerin aşırı çığırtkanlığından bıkmış halleri var.
Turkishny.com: Sayın Büyükelçi Namık Tan’ın göreve gelmesi sonrası Büyükelçilik’te olumlu yönde bir değişim rüzgârı yaşandı. Büyükelçilik gerek caz konserleri serisi, gerekse Türk toplumunu ağırladığı diğer etkinlikler ile çok faal olarak çalışmakta. Siz ABD’deki Türk toplumunun bir bireyi olarak Sayın Büyükelçi Namık Tan’ın çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Washington’da görev  yapan Büyükelçilerimiz içinde sizce en başarılı çalışmaları gerçekleştiren isim kimdi? Ne gibi çalışmalar yapmıştı?
Oya Bain: Sayın Şükrü Elekdağ'dan başlayarak 6 Büyükelçiyle yakın çalıştık ve çalışıyoruz. Aralarında seçim yapmak çok güç çünkü hepsi son derece değerli, çalışkan ve fedakâr diplomatlardır. Bilindiği gibi coğrafi politik ve tarihi konumu açısından Türkiye’nin karşındaki problemler çok kompleks ve karışıktır. Washington'da Türk Büyükelçisinin işi hakikaten çok güçtür.
Komşularla "sıfır problem" politikası çok önemli bir girişimdi. Fakat bugün gördüğümüz gibi İran’ın, Suriye’nin, Irak’ın, Ermenistan’ın problemleri Türkiye’den kaynaklanmıyor ama Türkiye’yi ciddi bir şekilde etkiliyor… Mesela Türkiye’de Suriyeli mülteci problemi çok büyük fakat Batı buna sessiz kalıyor. Türkiye’nin karşısında her gün yeni problemler çıkıyor, yeni ve kompleks dinamikler oluşuyor. Elçiliğimiz de devamlı Türkiye’nin durumunu anlatmaya, Türkiye’nin çıkarlarını korumaya mecbur. Bilindiği gibi Amerika Orta Doğu politikasını çok yakından takip ediyor ve kendi çıkarlarını dikkatle gözetiyor. Sayın Elekdağ liderliğinde ATAA kurulmuştu. Elekdağ Ermeni terörün en yüksek olduğu zamanda Büyükelçilik yapmıştı. Amerikan Kongresi’nin dış politikadaki önemini anlamıştı ve Kongre ile devamlı temastaydı. Washington'da 10 sene kalmış ve Elçilerin arasında "duayen" olarak tanınmıştı. Hem fizik açısından hem de zihin gücü bakımından bir dev sayılabilir.
Türk Büyükelçiliği Türkiye Cumhuriyeti’nin Amerika’da en yüksek seviyede temsilcisidir. Elçilik binası Türk toprağı sayılır. Bizim için bu çok hissi bir unsurdur. O günkü Türk hükümetinin politikasını belki tutmayız ama Elçilik bizim için Türkiye’dir.
Sayın Elekdağ'dan sonra gelen büyükelçiler de çok başarılı ve parlak diplomatlardı. Eşleri de Türkiye’yi tanıtma işine kendilerini adamış son derece çalışkan kimselerdi. Her Büyükelçi yeni girişimler projeler getirmiştir. Washington'daki Elçilik ikatmetgahı çok görkemli bir binadır ve Washington’un en popüler elçiliğinden biridir. Işıkları gece gündüz yanar çünkü çoğu zaman Amerikalıları ağırlayan, Türkleri tanıtan bir faaliyet vardır.
Şimdiki büyük Elçimiz Sayın Namık Tan diğerlerinden daha genç. Genel olarak Washington Büyükelçiliği diplomatlarımızın emekli olmadan atandıkları son tayindir. Namık Bey ise kariyerinin ortasında. Kendi ve eşi Washington'da daha evvel iki kere bulundular. Washington’u çok iyi tanırlar. Elçilik şimdi her gün yeni programlara değişik topluluklara açık. Mesela Caz konserleri son derece popüler oldu çünkü cazın elçiliğimizde çok anlamlı bir geçmişi var. Büyükelçinin ve Figen hanımın yaptıklarını gururla takip ediyoruz, elimizden geldiği kadar destek vermeye çalışıyoruz.
Turkishny.com: Son yıllarda Türkiye gerek demokratik anlamda, gerekse ekonomik anlamda hızlı bir gelişim göstermekte. Türkiye’de ABD algısı nasıl değişmekte?
Oya Bain: Türkiye hakikaten son 10 yılda büyük adımlar attı. En büyük atılım bence Anadolu’nun gelişmesi oldu. Türkiye yalnız İstanbul Ankara İzmir Adana değil, arkada yıllardır sessiz fakir kalmış büyük bir Anadolu var.. Şimdi Anadolu şehirlerinde inanılmaz gelişmeler olmakta..
Bütün Türkiye’de 200'e yakın üniversite var. Türkiye kırsal ekonomiden endüstriyel ekonomiye geçiyor. Tabii bu birden olmadı. Türkiye’nin 90 senelik demokratik bir oluşumu var. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de küçük çapta da olsa bugünkü gelişmelerin bir modeli gözükür.
Özal’ın ekonomik reformları, Derviş’in mali yol planı son on yılda bu büyük boyuta dönüştü. Siyasi açıdan tek partinin seçimleri büyük farkla kazanmasıyla istikrar oluştu. İstiklal savaşı, Cumhuriyetin kuruluşu ve ondan sonra gelen büyük gelişmeler milliyetçi inançlarla oluşmuştu. Son 10 yılın gelişmesi Anadolu halkının muhafazakar ve dini inançları altında oldu.
Tabii ki asrımızda yalnız dini inançlar insanları bir yere götürmüyor. Din kavgalarına ve karanlık çağlara götürüyor. Türkiye’de dini ortaklık ve birlik son 10 senede hızla gelişen üretime, imalata, ticarete, yüksek hayat seviyesine bir araç oldu, Anadolu’nun muhafazakar toplumuna büyük bir sevk getirdi. En büyük arzumuz Türkiye ekonomik seviyede yükseldikçe, eğitimin, insan ve kadın haklarının ve dünya görüşünün de aynı şekilde gelişmesi ve yükselmesi. Dinin de cemiyet polisi vazifesinden çıkıp Allah ile vicdanlarımız arasındaki yerine dönmesi. Türkiye bu gelişmeleri geçirirken bazı önemli kurumlarımız hasara uğradı. Hukuk kuruluşlarımız ve dünyanın en kuvvetli ordularından biri olan ordumuz, gurur verici bir geçmişi olan gazeteciliğimizin durumu pek iç açıcı değil. Türkiye bir taraftan hızla ilerlerken bir taraftan da geçmişiyle lüzumsuz yere uğraşıyor. Son 90 senenin olaylarına o zamanın şartlarıyla değil de açıkçası uydurma analizlerle veya tek taraflı bir şekilde bakılıyor-tarihimiz, birliğimiz, özgüvenimiz yıpratılıyor.
Bugün hangi Amerikalı devamlı George Washington'la ve geçmişiyle yıkıcı bir şekilde uğraşıyor? Amerikalı tarihini yapmış kenara koymuş ileriye bakıyor. Tabii geçmişteki olayların analizini yapıyor, akademik olarak inceliyor ama Amerika’nın birliğini ve bütünlüğünü katiyen yıpratmıyor.
Bu arada Gezi olaylarına da dokunacağım. Her ne kadar acılı günler geçirdik ve hem ölü hem de çok sayıda yaralı verdikse de bu olaylar dünyanın Türkiye’ye başka bir gözle bakmasına sebep oldu.
Türkiye artık monolitik, içine kapalı, tek düşünüş tarzıyla hareket eden bir ülke değil. Son derece enerjik, mizahi, yaratıcı ve çok renkli bir gençliği var, çok sesli bir halkı var. Konuşma, toplanma, ifade özgürlüğü istiyor-gerekirse büyük savaş veriyor. Türkiye Gezi ile ister istemez Batı demokrasilerinin kulübüne girdi. Bugün Amerika’nın çeşitli bölgelerinde Gezi hareketleri, sergileri var. Amerikalıların saygısını kazanıyor.
Turkishny.com: Amerikan toplumunun Türkiye’ye ve Türklere birey olarak bakışı nasıl?
Oya Bain: Amerikan toplumu hakikaten son on yılda oluşan  "güçlü Türkiye" ile  etkilenmiş durumda. Önemli Amerikan gazetelerinde devamlı Türkiye hakkında yazılar çıkıyor. Kongre üyeleri Türkiye’de olanları yakından takip ediyorlar ve çoğunu takdir ediyorlar. Her ne kadar Türkiye’deki bazı gelişmeler bizleri endişelendiriyorsa da diğer alanlarda çok önemli adımlar atılıyor. Amerikan hükümeti Türkiye’nin her politikasını tutmuyor ama saygı duyuyor. Tabii bu çok hassas bir denge. Türkiye bu dengenin çok dikkatle ince ayarını yapmalı. Amerika en büyük müttefikimiz ve karşılıklı çok çıkarımız var. Son senelerde turizmin ilerlemesi ve gelişmesi de Amerikan toplumunu etkiliyor. Türkiye’ye gidip de sevmeyen, etkisi altında kalmayan Amerikalıya rastlamadım.
Turkishny.com: Son olarak Turkishny okurlarına ve ABD’deki Türk toplumuna vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?
Oya Bain: TurkishNY'a tekrar teşekkür ediyorum.
Okurlara vermek istediğim iki mesaj var:
Çocuklarımızın ve gençlerimizin Türkiye bağlarını, bilgilerini kuvvetlendirmek hepimizin en önemli görevidir. 
İkinci mesaj Amerikan politikasını tanıyalım, Kongre’deki temsilcilerimizin kim olduğunu bilelim onları Türkler hakkında eğitelim, kampanyalarında destek olalım, dostluklar kuralım. Amerika’nın dış politikası 535 kişiden oluşan Kongre’de baslar. 
Türkiye’mize bundan büyük bir iyilik olamaz..

22 Mart 2013 Cuma

Ekrem Hayri PEKER

Merhaba
Kitaplarımı da duyurabilir misiniz…
Esen kalın
Üçüncü kitabım "ÖZBEK MEKTUPLARI" Kastaş Yayınevi tarafından basılıp, dağıtıma verildi.

Kitabımda Özbekistan'da yaşadıklarımı, gözlemlerimi; Bursa ve Osmanlıyla bağlantılarını yazdım. Emir Sultan'ın, Ali Şir Nevai'nin, Emir Timur'un, ünlü astronom Uluğ Bey'in, Babur Şah'ın, İmam Buhari'nin dolaştığı yollardan geçtim. Buhara'nın, Semerkant'ın, Hokand'ın, Margilan'ın, Fergana'nın, Keles'in tarih kokan havasını soludum.
Semertkant'da Uluğbeğ'in kurduğu medresede ders veren Kadızade-i Rumi'yi; Timur'un gözdesi bu şehirde muhteşem yapılara imza atan Lami Çelebi'nin dedesi Ali bin İlyas'ın yaptığı yapıları aradım.
Eski Buhara'nın on iki kapısını aradım. Birisinden Enver Paşa, Hacı Sami Bey ve Türkistanlı Yurtseverler son yolculuklarına çıkmışlardı.

Kitabımın;
Özbekistan'a yatırım yapmak isteyen iş adamları, Tarih meraklıları ve bölgeye gitmek isteyenler için faydalı olacağına inanıyorum.
Kitabımı DENİZLER; İNKİLAP, D-R, Remzi ve Kabalcı; Bursa'da ASA, BKM; EKİN ve NKM Kitabevlerinden temin edilebilir.
Esen kalın

FERGANA-Ekrem Hayri PEKER*
            Yazar dostum Talip Eke’den Fergana’nın yeni bir kent olduğunu duyunca doğrusu çok şaşırdım. Evet vadinin adı binlerce yıldır Fergana ama aynı isimli kent yani. Rus Çarlığı kendine tabi kıldığı Hokand Hanlığı’nda çıkan isyanı kanla bastırır, 1876. Son Hokand Hanı Hudayar Hanın halktan topladığı ağır vergiler halkı isyan ettirir. İsyanı bastıramayan Han Afganistan’a kaçar.
            Afganistan, kaçan hanların sığınma yeri olur. Elli yıl sonra da Buhara Hanı buraya kaçar. Rus kuvvetleri Hokant’ı kana boğarak bu isyanı bastırır. Binlerce insan ölür. Ruslar hanlığı ortadan kaldırıp askeri valilerle bölgeyi yönetirler. İsyan biter ama halkın huzursuzluğu bitmez. Ufak tefek ayaklanmalar görülür. Ruslar Hokand çevresindeki bataklıkların kokusunu bahane edip tarihi Margilan kenti yakınında yeni bir yerleşim yeri kurarlar. Novi (yeni) Margilan veya kurucusu olan General Skobelev’in adı verilir bu yeni kente. 1887’de kurulan kentin nüfusu ancak 1910’larda on bini bulur.2007’de Margilan kentinin 2500. kuruluş yıldönümü Devlet Başkanı İslam Kerimov’un katıldığı bir törenle kutlandı.
           1920’ lerde başlayan bağımsızlık hareketiyle muhtar Hokand Cumhuriyeti ilan edilir. Ruslar bu cumhuriyeti yıksalar da mücadele 1924 yılına kadar sürer. Mücahitler veya Rusların “Basmacı” diye küçümsediği isyancılar bölgeye hakim olurlar. Sadece Fergana bu alanın dışında kalır. Bolşeviklere karşı ortak mücadeleye giren Ruslar, Bolşeviklerin Rusya’ya hakim olmasından sonra onlara katılırlar Rusya’daki iç savaş bitmiş, Bolşevikler direnenleri ezmiştir. Kızıl Ordu, Başkırt gönüllüleriyle bölgeye çullanır. Tren yolları tamir edilir. Buhara topraklarında savaşan Enver Paşa’nın şehadeti dengeleri değiştirir. Başsız kalan mücahitler parça parça yenilirler. Az sayıda savaşçı Afganistan’a sığınır.  
          Bildiğiniz gibi Afganistan’ın kuzeybatı bölgeleri tarihi Özbek toprağıdır. Bugün Afgan topraklarında yer alan Herat kenti şair hükümdar Hüseyin Baykara’nın başkentidir. Savaş biter, yeni rejim yerleşir ve kent hızla büyür. Fergana için Taşkent’in küçük bir kopyası demişti bir arkadaşım.
           Kent merkezine inip merkezden geçen su kanalının yanındaki müzeyle gezmeye başlıyorum kenti tanımaya. Su kanalın yanındaki kent müzesi üç katlı güzel bir bina. İlk kattaki girişte bir kaç büst ve ofisler yer alıyor. Esas sergi salonları üst katlar da. Müzede bir şehir müzesi havası var. Bursa şehir müzesinin muhteşemliği aklıma geldi. Emeği geçenlere şükranlarımı sundum. İlk salonda vadinin jeolojik yapısının sergilendiği bir köşe var. Hemen yanında bölgenin flora ve faunasına ait bitki ve hayvan örnekler sergilenmiş. İlk katın girişinde General Skobelev’in büstü var. Büst bir zamanlar şehirdeki bir sütunun üzerindeymiş, bağımsızlıktan sonra yerinden sökülüp buraya getirilmiş. Ayrıca giysileri, silahları ve bazı özel eşyaları sergileniyor. Müzedeki eserler bronz çağdan başlıyor, bu çağa ait çok sayıda eser var. Bu eserlerin yanında ilk çağlara ait kaya resimleri var. Kaya resimleri Saymalı taş bölgesinden gelme. Bölge yılın on, on bir ayı karlarla kaplı.Bölgedeki iklim değişmelerini gösteren önemli bir örnek. Kaya resimleri bu kısıtlı süre içinde görülüyor, araştırılıyor. Müze salonlarında şehrin kuruluş yıllarına ait resimler, gazeteler sergileniyor.1910 yılında şehrin nüfusu on bini bulmuş. Müzedeki bazı resimler hüzün verici. Hokand’ın işgalini kabullenmeyip Çarlık Rusyası’na başkaldıran “asi”lerin idamlarını gösteren resimler var. Bu resimlerden birisi aydın bir din adamı, medrese hocası olan Dükçü İşan’a ait. Bölgeyi sarsan bu isyan zorlukla bastırılmış. Vaaz verdiği caminin kapısı da müzede sergileniyor.Hüzünlü resimler sadece bununla kalmıyor.Çar,1916 yılında ordusunun verdiği ağır kayıpları gidermek için bölgedeki Türk ve Müslümanlardan bir milyon kişiyi askere almak iste.Ayrıca savaş giderleri için ek vergiler yükler.Elli yıldır baskıdan bunalan halk ayaklanır. Bölgede Teşkilat-ı Mahsusa’nın ajanları vardır. Yedisu Kırgızları içinde bulunan Kuşçubaşı Eşref’in kardeşi Hacı Sami Bey  buradadır.Türkistan’ın elden çıkacağını gören Çarlık Hükümeti cepheden çektiği binlerce askeri bölgeye gönderir.Bir yandan askerler,diğer yandan Kazaklar kendilerine önderlik edecek bir yapı oluşturamamış,ağır silahlara sahip olmayan isyancıları büyük bir vahşetle ezer. Bölge halkının maddi-manevi kaybı büyüktür. İsyanı bastırmak için girişilen harekata 300 bin kişi öldürülür.300 bin kişi Sibirya’ya sürülür.600 bin insan Doğu Türkistan’a kaçar. İsyancıların mallarına el konma kararı askerlerin yanı sıra Kazaklara ve bölgedeki Rus göçmenlere büyük şevk(!) verir.İsyana ait haberler,isyancıların resimlerinin basıldığı gazeteler sergilenmekte.
            Yıllar geçer, ikinci dünya savaşı patlar. Alman orduları Moskova’ya kadar gelir. Sovyetler seferber olur. Almanlar teslim olmayacak askerlere, orduya katılacak gönüllülere ihtiyaç vardır.Afişler basılır,halk anayurdu savunmaya çağrılır.Kimi afişlerde asker resimleri,kimi afişlerde pos bıyıklı işçi resimleri,kimilerinde de kadın resimleri vardır.Hepsi şunu soruyor,”vatan için ne  yaptın?”. Müzede savaşta Nazilerden ele geçen silahlar sergileniyor. Gamalı haçlı miğferler, savaşta partizanların ve Sovyet ordusunun kullandığı silahlar da sergileniyor. Ayrıca bölgeden gönüllü olarak savaşa katılan partizanlara ait çok sayıda resim var. Özbekistan yetişkin nüfusunun % 10’unu kaybeder bu savaşta.
O yüzden her yerde bu savaşta ölen ve yaralananlar için anıtlar yapılmış. Ordu günü Özbekistan’da bir bayram havasında kutlanıyor.
Müzeden çıktıktan sonra hemen yakınındaki büyük parka doğru yürüyorum. Parkta ünlü gökbilimci El-Fergani’ye ait büyük bir heykel var. Fergani elindeki yıldız haritasını inceliyor, arkasındaki fonda yıldızlar var. Heykel bağımsızlıktan sonra  dikilmiş. Devirler değiştikçe kahramanlar da heykeller de değişiyor.Geniş ve bakılmlı parktan caddeye iniyorum.Caddede Sosyal Bilimler Üniversitesi ve 1900’lü yıllardan kalma sivil mimari örneği binalar yer alıyor. Sanırım soğuk iklimden dolayı Ruslarda balkon olayı yok.Süs olarak kullanıyorlar.Bunun dışında  Rusların şehircilik anlayışına saygı duymamak mümkün değil. Birbirine paralel caddeler, bunkarı dik kesen sokaklar. Cadde ve sokaklara yıllar önce dikilmiş,şimdi asırlık olan çınarlar, meşeler. Merkezde yer alan Gum, Universal adındaki büyük mağazalar.Rus kenti olmasından dolayıtarihi özellikte cami ve türbe yok.Bu tür yapılar Hokand ve çevresinde bulunuyor.Caddeye iniyorum,sonundaki bir sokakta küçük bir kiliseye gidiyorum.Kilise Taşkent’te gördüğüm kiliseye göre daha küçük ve daha sade.Soğan kubbeli Rus-ortodoks kiliseleri batının katedral mimarisinden uzak. İçeride ibadet eden bir kaç kişi var. Ukrayna asıllı bir kadın rehberlik etti. Bildiğim Rusça anlaşmamıza yetti. Parkın yakınında modern bir stadyum var. Yaklaşık on bin kişilik bu stadyumda bağımsızlık kutlamalarını seyrettim; ilk ve orta öğrenim öğrencilerin danslarını izledim, şarkılarını dinledim.
           Fergana’ya gelmişken kuruluşunun 2500 yılını kutlayan Margilan’ı gezmemek olmazdı. Fergana’dan Margilan merkezine ulaşmak 15 dakika sürüyor. Merkeze ulaştığımızda vakit geç olmuş ve kent müzesi kapanmıştı. Bu nedenle gezemedim. Hemen yakınındaki tarihi camiden başladım gezmeye. Hemen yanında kentteki tek medrese yer alıyordu. Bir kaç otantik eser konularak müze havası verilmiş. Sonraki durağımız El-Margilani’nin temsili mezarı oldu. El-Mergilani ünlü bir fıkıh bilgini. Burada doğmuş, Semerkant’ta ölmüş. Park havasındaki anıt-mezarı son ziyaret yerimiz oldu. Buradan bizi Hokand’a götürecek otomobilimize döndük.
      Fergana için şunu söyleyebilirim. Bölgenin en iyi otelleri ve lokantaları burada Güzel bir tenis kortu var. Tenis kortunun yakınlarında Kapalı Spor salonu ve fuar alanı var. Hokand’da otel yok. Güzel lokantaları ve Türk dönerinin satıldığı “İstanbul Cafe’si var.  Bölgedeki yemek kültürü et ağırlıklı. Yemek esnasında çoğunlukla yeşil çay içiliyor. Kim yaygınlaştırmışsa tebrik ederim. Yüz milyonlarca insana hastalıktan korunması için kaynamış, hastalık bulaştıracak mikroplardan arınmış suyu şifa diye diye içirmek kolay bir iş değil.
 Allaha ısmarladık Fergana, Allahaısmarladık Vadi. ...
Kimya mühendisi Ekrem Hayri PEKER 
(ekrempeker@gmail.com)